Gönderen: meram | Ekim 26, 2014

Meram Bağlarının Ardındaki Sır; Su Kültürü

Bu yazı 24-26 Ekim 2014 tarihinde yapılan Uluslararası Sarayönü Sempozyumu’nda Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Sayın Mithat DİREK tarafından bildiri olarak sunulmuştur. Kendisine teşekkürü borç biliriz.

Özet

Konya ılıman iklim kuşağında, denizden 1000 metre yükseklikte daha çok yaprağını döken ve soğuktan etkilenmeyen ağaçların yetiştirildiği bir kuşakta bulunan kentlerden birisidir. Yüzyıllar boyunca yerleşime konu olmuş bu şehirde birçok medeniyet gelip geçmiştir. Tarımsal faaliyetler ise bu medeniyetlerin kalıcılığına etki etmiş, günümüz modern tarım uygulamaları içinde kaybolan bir kültürdür. Bu makale günümüzden bir yarım yüzyıl kadar önce Konya denildiğinde akla gelen Meram bağ ve bahçelerinin evrimini yazarının gözlemleri ile anlatmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Meram bağları, Meram’da sulama, Meram Bahçeleri, Meram

The Secret Meram vineyards; Irrigation

Abstract

Konya temperate climate, at an altitude of 1000 meters above the sea more affected than deciduous trees grown cold and is located in a zone where it is one of the cities. It is settlement for centuries been the subject of many civilizations were come and gone in this city. Agricultural activities had an impact on the persistence of these civilizations; in today’s modern farming practices is a lost culture. This article has from today a half century ago, Konya-Meram vineyards and orchards come to mind with the observations of the author describes the evolution.

Keywords: Meram vineyards, irrigation of Meram, Meram Gardens, Meram

Giriş

Konya, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Beş Şehir (Tanpınar 2001) adlı kitabında belirttiği üzere bozkırın bir çocuğudur. Bozkır, düz kurak bir arazi üzerine kurulu, yazın gölgeleri serin, güneşi yakıcı, kışları karlı, tipili bir iklim sunar. Konya’da bu iklime çok uygun özellikler gösterir. Bölgenin olumsuz iklimsel özelliklerine karşılık halkın yardımlaşma ve inancı nedeniyle meydana getirdiği medeniyet, İslam ile birlikte bazı kutsallıklar ortaya çıkarmıştır. Bu kutsallardan birisi de hiç kuşkusuz sudur. Bölgede suyun kutsal bir varlık olarak değerlendirilmesi, belki de bozkırın kurak yapısından kaynaklanmıştır. Bu nedenle suyu temin etmek bu bölge için en önemli hayır faaliyetlerinden birisi olmuştur. Şehirde hemen her köşe başında görülen çeşmeler bu hayır anlayışının şehir içindeki yansıması iken, kırsalda çeşmelerin yerini su kuyuları almıştır. Nehir sulamasından ayrı olarak kuyu kazmak ve onun etrafını ihyâ etmek gibi bir usulün, İslam dünyasında özellikle kurak bölgelerde yaygın ve yerleşik bir uygulama olduğu görülür (Demirci, 2010). Su kuyuları kırsaldaki yaşam için çok önemlidir ve her biri bir yol güzergâhı ile yaşam mesafesindedir. Sulamada kullanılan kuyulardan başka, dağların doruklarından akıp gelen cılız karakterli, birçoğu yazın kuruyan derelerin de ovaya akması sonucu, geçtiği yerler yeşil çizgilerle belirlenen bir peyzaj sunar. Adeta bir yaprağın damarlarındaki gibi tüm bu coğrafyayı kaplayan dereler, sadece geçtiği yerleri değil, etrafını da bir vaha biçiminde aydınlatır.

Bu makalede suyun bu coğrafyadaki etkisini şiirsel bir hava içinde okuyacaksınız. Zira hangi nedenlerle olursa olsun su yaşamsal öneme sahip bir varlıktır ve tam tarihi belli olmasa da bu yöredeki çayların yapımı, kontrolü ve işletilmesi ile hayır bağlamındaki anlamı tamamen yaptıran kişilerin duyguları ile ilgilidir. Bunu kendi zamanı içinden değerlendirmek gerekmektedir. Çayların yaşamsal döngü içindeki varlığını ancak ucundan yakalayabilmiş birisi olarak, o çaydan akan suyun anlamını ve fonksiyonu günümüz insanının anlayamayacağını tahmin ediyorum. Zira birçok şeyi kolayca elde eden günümüz insanı, sıcak yaz günlerinin serin gölgeliklerini, azıcık akan cılız derelerdeki suyun serinliğini anlamada güçlük çeker.

Konya Su Tarihi

Konya, su-medeniyet-şehir kavramlarının en güzel örneklerinden birini oluşturmuştur. Bu bağlamda Konya’da suyun tarihi geçmiş medeniyetlerin verdiği örneklerle doludur. Şehir, Avrupa ve Asya’yı birbirine bağlayan önemli geçiş kavşaklarında yer almaktadır. Hitit, Frig, Roma ve Bizans dönemlerinden örnekler, kadim tarihin sayfaları ve toprağın altındadır. Yapılan arkeolojik kazılarda bunları görmek mümkün olmaktadır. Selçuklular Konya’yı fethedince muhtemelen hazır buldukları bu su kanalı sistemini kullanmışlar ve geliştirmişlerdir. Selçuklu Veziri Sahib Ata Fahrettin Ali bu sisteme kendi ismiyle bir kanal eklemiş, bunu bir vakıf haline getirerek tüm sistemi belli bir esasa bağlamıştır. Sahib’in geliştirdiği bu su dağıtım sistemi, su cetvelleri olarak anılmış ve bu sistemde yaz aylarında Meram çayındaki su miktarının değişiklik göstermekle birlikte 30 lt/sn kadar olduğu belirtilmiştir (Şensoy, 2010).

Konya’da İslamiyet öncesinden günümüze kadar ki su iletim sitemindeki değişim ile birlikte su kültürü M.Sabri Doğan tarafından Konya Su Tarihi kitabında detayları ile anlatılmıştır. Özellikle Konya şehir merkezinin sırtını yasladığı Loras, Takkeli, Geveli dağları ile Toros Dağlarının iç taraflara uzantıları üzerine kurulmuş olması, su kaynağı olarak bu yerlere bağlılığını beraberinde getirmiştir. Dağlardan gelen zayıf yapılı derelerin değerlendirilmesi sonrasında muhteşem bir medeniyet ortaya çıkmıştır. İbn-i Battuta ve daha sonra da Evliya Çelebinin seyahatnamesinde sözünü ettiği bağlar bu medeniyetin yansımasıdır (Aykut 2004). Nitekim Meram Bağları üzerine şiirler, hikâyeler, şarkılar türkülerin ortaya çıkması, burada bulunan bir derenin suladığı bitek arazilerin insan eliyle işlenmesi sonucunda olmuştur. İbrahim Hakkı Konyalı Konya Tarihi isimli kitabında (1964), Konya’nın su yapıları bakımından zengin olduğunu, birçok çeşmenin yanında, birçok yerde o yerin ihtiyacını karşılayacak kuyu ve sarnıçların olduğunu belirtmiştir. Yine Konyalı (1964), kuyu ve sarnıçlardan suyun, cınkırık denilen kalın ve üstü çatal ağacın üstüne tespit edilen bir başka uzun ağacın bir tarafına kova takılmak suretiyle alındığını, ağacın diğer tarafına denge sağlamak için bir ağırlık tespit edildiğini belirtmiştir. Konya’da meşhur kuyu ve sarnıçların bazılarının Selçuklular zamanından kalmış olduğunu söylemiştir. Meşhur kuyu ve sarnıçların, Hoca Fakih sarnıcı, Tebrizli Hacı Bahtiyar sarnıcı, Divler sarnıcı, Alavardı sarnıcı gibi, yine derinliği ile meşhur olan Nalbant Hacı Mustafa Ağa kuyusunun varlığından bahsetmiştir. Halkın kullanımına açık bu sarnıç ve kuyuların yanında şahısların da su elde etmek için kuyularının olduğu bilinmektedir. Şahıs kuyuları su elde etmenin yanı sıra özellikle süt ve süt ürünlerinin sıcaktan bozulmaması, bazı içeceklerin yaz günlerinde serin tutulması amacıyla da ek görevler yüklenmişlerdir. İpin ucuna bağlanan uygun bir kapla yiyecekler sıcak yaz günlerinde kuyu içine sarkıtılarak serin ve taze kalması sağlanmıştır.

Su Kuyuları

Konya’da meşhurlaşan Meram bağ ve bahçeleri, ovadan gelen bozkır insanının bu derenin iki tarafındaki bahçeleri görmesi ile ünlenmiştir. Kurak ve sıcak ovadan gelen insanların bu bahçelerde dinlenmesi sonucunda Meram bir başka güzelleşmiştir. Öte taraftan hayırseverler tarafından uçsuz bucaksız ovanın yol güzergâhlarına birer nişane taşı olmak üzere su kuyuları yaptırılmıştır. Kuyuların uzaklıkları yaşam mesafelerinde birbirini takip eder şekilde yol boyu dizilmiştir. Kuyuların toprak yüzeyinden itibaren insan bel hizasına kadar taş bir duvarı bulunmaktadır. Bu duvar hem güvenliği sağlamakta, hem de kuyudan çekilen kovanın duvar üzerine konularak, kısa süreliğine de olsa bir dinlenme fırsatı vermesine neden olmaktadır. Kuyu duvarının hemen bitiminde genelde yekpare taştan oyulmuş, hayvanların su ihtiyaçlarını gidermek amacıyla bir de yalak eklenmiştir. Yalakların bitiminde ya da kuyunun hemen yakınında yalaktan akan suyun yolunda bir ağaç, yolcuların serinlemesine yardım eder. Bu ağaçların söğüt gibi çok gölge veren ağaçlar olması, özellikle yaz aylarında insanların sıcağın etkisinden bir süreliğine de olsa korunmalarını sağlar. Bazen dut ağacı da dikilmiştir. Hatta birkaç ağacın bulunduğu kuyular da vardır. Dolayısıyla kuyu başları ve çevresi dümdüz ovada bir vaha gönümü verir. Bu şekliyle bile kuyular yol güzergâhlarını belirleyen birer mihenk taşı görevi görür.

Kuyularda su çıkarmak için kullanılan kovalar önceleri ağaçtan, deriden yapılmakta iken son dönemlerde şamrel (içinde tel bulunan lastik malzeme) denilen lastik malzemeden yapılmıştır. Kovanın dibi çember ile tutturulmuş, kolayca kırılamayacak ve deforme olmayacak şekilde kapatılmıştır. Kovalar üstünde demirden bir tutacak ve bu tutacağa bağlı zincir ile seren direğine bağlanmaktadır. Suyun kuyudan çekilmesi ve kuyuda suyun kovaya dolması hoş bir ses çıkarmakta, bu sesi dışarıda alan kimse kolayca anlayarak zincirinden tutarak kovayı yukarı çıkarmaktadır. Su dolu kovanın serinliği daha kuyunun yüzeyine gelene kadar hissedilmekte, eğer hayvanlar varsa, daha bir dikkatlice yalağın yanına yanaşmaktadır. Suyu çeken kimse öncelikle kovayı güçlükle kuyunun duvarının üzerine çıkarmakta, buradan ya yalağa dökmekte, ya da kendi testi, güğüm ya da benzeri su kaplarına doldurmaktadır. Suyun öncelik hakkı her zaman hayvanlara verilmiştir. Bu durum Anadolu insanının engin hoşgörü ve hayvan sevgisinin davranışlarına yansımış biçimidir. Kuyularda bulunan bu manivelalı su çekme biçiminde kullanılan zincir dolayısıyla, kovanın kuyuya bırakılması ve çekilmesi sırasında zincirin birbirine çarpması sonucunda değişik bir ses çıkarmaktadır. İşte bu ses dolayısıyla yerelde kuyulara “cıngırık” denilmiştir. Aslında cıngırık kuyulardaki su çekme sisteminin adıdır. Kuyulara belirteç olarak verilen bu isim, yol boyu yolcuların cıngırıkları takip ederek menziline ulaşmayı sağlamaktadır. Günümüzün motorlu ulaşımı içinde yavaş ve anlamsız kalan bu kuyuların bir nostalji olarak varlığını sürdürmesi mümkün olmamıştır. Ancak bundan yarım asır önceki fonksiyonları düşünüldüğünde önemleri, varlıkları ve bu kuyuların başında geçen hikâyeleriyle kendi tarihlerini açık biçimde ortaya koyan anıt yapılar olduğu görülür. Susuzluğun ortaya çıkardığı bu anıt yapıların kitabesi, yaptıranların adı, tarihi gibi bilgiler yoktur. Hayır yaptıran kişiler genelde adlarının anılmasını istememektedirler. Zira İslam inancı gereği hayır gösterişten uzak ve ancak Allah adına yapıldığı zaman hayır anlamı taşır. Aksi durumda hayır özelliğini kaybedeceği için bu kuyuları yaptıranlar adlarının kitabe olarak kuyunun bir tarafına konulmasını istememişlerdir. Bir süre sonra da yaptıranların vefat etmesi ile zaman içinde yaptıranlar unutulmuşlardır. Bununla birlikte bazı meşhur kuyular bulundukları yöreye kendi isimlerini de vermişlerdir. Örneğin; Ali dedenin cıngırık mevkii, Ak kuyu mevkii gibi. Kuyu başlarında mutlaka birilerini görmek birileri ile karşılaşmak sıradan bir olaydı. Kısa sohbetlerde, günümüzün sosyal ağları gibi insanlar birbirlerinden haberler alırlar, bu haberle akşama kadar işlerini yürütür, akşam kırdan ikamet edilen eve dönerken de yine su doldurmak amacıyla yeniden kuyulara uğrar, su kaplarını taze sularla doldururlardı. Kuyuların su sağlama yanında insanların iletişimi için de bir ortam oluşturması, bunların çok fonksiyonlu birer yapı olmasını sağlamaktaydı. Genelde gündüz vakitlerinde hizmet veren kuyular gecenin sessizliğinde yalnız kalmaktaydı. Eğer bir buluşma ya da sözleşme yapılacak ise buluşma noktalarından birisi hiç kuşkusuz bu cıngırıklı kuyular oluyordu. Kuyular ve kuyu başındaki hikayeler de ayrı birer nostalji olarak hafızalarımızda canlılığını korumaktadır. Kuyunun başında, kuyunun yanında gibi buluşma noktalarının belirtilmesi ya da oturma yerlerinin (sedir vb) buralara yakın yerlerde yapılması kuyunun toplumun kültür yapısı üzere ciddi etkilerde bulunduğunun bir göstergesidir. Kuyu başlarında anlatılan hikâyeler, yaşanmışlıklar, kuyuların çok fonksiyonlu işlevlerinden sadece birisidir. Zira kuyu ve bunun yaşam biçimine yansıyan kültür, hep saygı ve sevgi üzerine kurulmuştur. Öncelik hakkı vardır, yardımlaşma ve hayır yapma anlayışı en üst seviyededir. Su gibi aziz ol, sözü işte bu yerlerde susuzluğun giderilmesi sonrasında bir dua gibi söylenir.

Meram Çayı

Cıngırıklı kuyuları çok fazla kullanmamakla birlikte, çocukluğumda bahçelerde keson tipte beton kuyular vardı. Kendi bahçemiz de, Meram çayının ileri uzantılarında yer alan bir yerde (Büyük Aymanas) bulunmaktaydı. Bahçemizin daha doğrusu evimizin önünden Meram çayı akardı. Bahçenin diğer tarafında da sel çayı adını verdiğimiz, bugün Meram deresinin savağını oluşturan kurutma çayı geçerdi. Yani evimiz bu iki çay arasında yer alan bir konumda bulunuyordu. 1980 yılı ilkbaharında yağışların bol olması üzerine sel çayı taştı, bizim bahçemizi de sel aldı, vişne, kiraz ağaçları 15 gün boyunca sel sularının altında kaldı. Bunun üzerine dönemin askeri yönetimi aldığı bir karar ile Meram deresinin ana dağıtım noktası olan Müftü Gediği regülâtöründen Saraçoğlu’na kadar uzanan güzergâhta kurutma çayının genişletilmesi ve kenarlarının taş duvar ile örülmesi uygulamasını gerçekleştirdi. Hatta uygulama Haziran 1981’de çayın çevrelediği meyve bahçelerinin arasından, tamda meyvelerin olgunlaşmaya başladığı bir zamanlama ile yapılarak, itiraz eden veya karşı çıkan tüm üreticileri ciddi anlamda zarara uğrattı. Dönem askeri ihtilal dönemi olduğu için kimse itiraz bile edemedi ve bir oldubitti ile bugünkü güzergâh belirlenmiş oldu. Oysaki derenin suyunun boşaltılabileceği daha uygun bir güzergâh teknik biçimde belirlenebilir, sonbaharda meyve hasadından sonra genişletme çalışmaları yapılır, üreticiler zarara uğratılmayabilirdi. Ancak zamanın insan odaklı uygulama yapması mümkün görünmüyordu. Zira ihtilal her zaman olduğu gibi yine taraftarlarını korumak ve kollamakla meşguldü. Elbette bizim bahçemizin de tam ortasından geçen çayın açılmasını içimiz burkularak izlemek ve kesilen, sökülen ağaçların kenara çekilmesi işlemini yapmakla günlerimiz geçti. O zamanda insan hakkını, üreticinin zarara uğratılması, tazminat vb gibi şeyleri bile düşünmek mümkün değildi. Bugün kurutma çayının kenarına geldiğimde, kanalın açıldığı zaman gözümün önünde canlanır, meyve ağaçlarının, devasa söğütlerin serinliği bir hüzün dalgası olarak yüzüme yansır. Şüphesiz ihtiyaç duyulması durumunda hem çayın genişletilmesi, hem de taş duvar örülmesi yapılabilir, ancak bunun belirli bir teknik ekip tarafından kontrollü biçimde yapılması gerekirdi, diye düşünüyorum. Bugün tamamen yerleşim yerlerinin arasında kalan kurutma çayının içi çöplük olarak kullanılmakta, zaman zaman özellikle kış dönemlerinde akan su tarafından temizlenmektedir.

İkamet ettiğimiz evin önünden akan çay kışın devamlı olmak üzere, yaza kadar akar, sonra kesilir, mahalledeki çocuklarla birlikte bizlere oyun alanı meydana gelirdi. Çayın bazen iki yanında bazen de tek tarafında iğde ağaçları bulunurdu. İğde ağaçlarının gövdelerini 3-4 çocuk el ele tutuşsak bile kavuşamayacak kadar kalındı. Çayın suyunun yazın kesilmesi nedeniyle, meyve ağaçlarını sulamak için bahçemize bir kuyu açtırmıştık. Bu kuyuyu yazın bahçedeki ağaçları sulamak, hem de ev ihtiyaçları için kullanırdık. Kuyunun suyu yaz aylarında azalır, kışın ise özellikle çayın aktığı dönemlerde yükselirdi. Bu nedenle yazın daha derinlere indirdiğimiz elektrikli santrifüj motoru, eğer kış döneminde yukarı almaz isek su altında kalabilirdi. Bahçemizde şebeke elektriği bulunduğu için kuyudan suyu daha modern biçimde alırdık. Kuyunun üstünü tahta ve ağaçlarla kapatmıştık. Tahtaların aralıklarından bakıldığında kuyunun içi karanlık ve serin görünürdü. Karanlık olması aynı zamanda korkutucu bir izlenim vermekteydi. Aradan geçen 20 yıllık bir süreçte kuyuda su hızla azaldı. Öyle ki 14-15 metre derinlikte su olan kuyunun dibini çocukluğumda hiç göremezken, bu sürenin sonunda kuyunun dibine inmek ve toprağa basmak mümkün duruma geldi. Bugün 20 metrelik kuyunun tabanından yaptırdığımız bir o kadar daha derine inen sondaj olduğu halde su bulunmamaktadır. Hızla artan sondaj çılgınlığının yer altı sularını trajik biçimde azalttığı bilinmektedir. Öyle ki resmi rakamlarla Konya yer altı havzasında kullanılabilir su kaynağı 1,15 milyar m3 olduğu halde bugün için kullanılan su miktarının bunun iki katına yakın olduğu tahmin edilmektedir (Şahin ve ark, 2010). Bu durum hızla yer altı kaynaklarını tüketmekte, sürdürülebilir üretim için gelecekte ciddi riskler oluşturmaktadır. Bugün, Meram deresi ve o derenin sulayarak gittiği bahçeler, suni yollarla (kuyularla) sulanan ya da konut yapılarak, ikamet edilen ve şehir şebeke suyu ile sulanan peyzaj bahçelerine dönüşmüş durumdadır. Bahçelerin deforme olması ve bozulması, burada bulunan bahçe kültürünü de bozmuş bulunmaktadır. Meyve ve sebze çeşitliliği, komşuluk ilişkileri, yardımlaşma gibi kavramlar kaybolmuştur. Çocukluk bahçemizin bulunduğu sokakta, tüm evleri, evlerde yaşayanları isim, lakap ve misafirleri ile bilir durumda iken, eski bahçemizin bulunduğu sokağı tanımakta ciddi güçlükler çekmekteyim. Çay boyu ilkbaharda nefis kokularıyla insana huzur veren iğde ağaçları, belediyelerin gayretleri ile kesilmiş, yerlerine ne olduğu bile bilinmeyen yabancı menşeli birtakım fidanlar dikilmiştir. Elbette bir kültürün yozlaşması, içine giren yabancı unsurlarla çok kolay olabilmektedir. Bu anlamda yerel kültürün tamamen dışında yabancı kültürlü ağaçlarla farklı bir kültür oluşturulmuştur. Şüphesiz bu konu yazının tamamen dışında olmakla birlikte, kuyulardan etkilenen ve onu yaşayan bir kültürün nasıl yok edildiğine dair ipuçları vermesi bakımından önemlidir.

Meram Bağları

Evliya Çelebi’nin, “Budin serhadinde Peçevi Sirhem Şehrinin kale ardındaki Baruthane Mesiresi, Kırım nim-ceziresinin Sudak bağı, İslambol’un 170 den ziyade bahçe ve gülistanı, Malatya’nın Ispozo’su, Tebriz’in Şah-ı Cihan bağı, bu Konya’nın Meram Mesiresinin yanında birer çemenzar bile değildir” şeklinde tavsif, takdir ve taltif ettiği ünlü Meram bağ ve bahçeleri arasında yer alan köşk ve konaklarda ve Dede Bağında icra edilen musıki meclis ve sohbetleri Konya’nın dillere destan hatıralarındandır. Meramdaki türbesi bugün de coşku ile ziyaret edilmekte olan ünlü Tavus Baba (Tavus Ana)’nın şimdi türbesi olan evi, Mevlana’nın da müridanı ile sık sık dinlemeye gittiği bir musikihane olarak bilinmektedir (Özönder, 1999). Böylesine ünlü ve dillere, şarkılara, türkülere, hikayelere konu olmuş bağların-bahçelerin, bir tek dere etrafında şekillenmesi, onun iyi bir su ağı ile donatılması ile mümkün olmuştur. Çok fazla suyu olmamakla birlikte suyun dağıtımı çok eski zamanlardan kalma bir kanal sistemi ile hak ve adalet üzerine yapılmıştır. İçinden geçtiği araziyi adeta bir dantel gibi işleyen bu çay, bizim bahçemize de ulaşıyordu.

Zaman zaman çayı takip ederek mahalledeki arkadaşlarla Meram’a doğru gitmişliğim oluyordu. Bunun dışında babamla birlikte çay boyunu takip eden yol sistemini kullanarak, at arabası ile Dere’de bulunan su değirmenine de un öğütmek amacıyla 1-2 defa gitmiştim. At arabasının üstü açık olduğu için yazın o yakıcı sıcağından, yer yer devasa ağaçların gölgelediği yerlerde mola verip, dinlendiğimiz, sonra da değirmenin yanından dere kenarına inip suyla oynadığımı hatırlıyorum. Buz gibi soğuk suyun insanın ayağından beynine bir soğuk dalgası yayması ve serinletmesi, işte Meram’ın, Meram bahçelerinin sırrı burada idi. Dereden unu at arabasına yükledikten sonra eve gelirken, envai türde meyvenin olduğu bahçelerin, bağların arasından geçiyoruz. Bizim bahçemizde olan meyveler, ya da olmayan meyveler babamla aramızdaki konuşmaların konusunu oluşturuyor. Bizim bahçemizde olmayan meyveler, sonra ondan bir aşı dalı almak, aşılayarak bizim bahçede de olmasını sağlamak, o günün moda işleri idi. Zira endüstriyel tarım yerine, geçimlik tarım öncelik alıyordu. Hal böyle olunca da çeşit çeşit meyveler, her türden sebzeler, çiçekler birbirinden para ile değil, hatır ile alınmasını sağlıyordu. Dolayısıyla çevresi geniş olan, bahçeler arasından gidip gelenler, nerede hangi meyvenin, ne zaman olgunlaştığını bilirlerdi. Sonra da onu ballandıra ballandıra anlatır, ertesi yıl kimden hangi meyve çeşidini alacağını aklına yazar, ilkbaharda o ağaçlardan aşı yapmak üzere dal alınır, sonra da kendi bahçesinde uygun olan fidanlara aşılanırdı. Şüphesiz ev ihtiyacından fazla olan meyveler pazara satış amacıyla götürülür ve satılırdı. Ancak öncelik konu komşunundu, komşular arasında mutlaka bir değişim olur, birbirlerinde olmayan meyvelerden ikram edilirdi.

Suyun aktığı zamanlarda, özellikle ilkbahardan yaz sonuna kadar bitkilerin sulama istedikleri dönemlerde sulama şebekesinin kontrolü “havala” denilen kişilerce yapılmakta idi. Havala adı verilen kişi veya kişiler su dağıtımının adil yapılmasından sorumluydu. Sulama yapma isteği havalaya bildirilir, bu da suyun o bahçeye başka yere dağılmadan akmasını sağlardı. Bu nedenle çay kenarlarında insan yürümesi için yüksek bir toprak yol bulunurdu. Meris dediğimiz bu yüksekçe yerden yürüyerek suyun akışı kontrol edilir, azalma ya da kaçak varsa kapatılırdı. Konya dönümü ile 6 dönüm (15 da) olan bahçemizin kenarlarında hemen her çeşitten meyve ağaçları vardı. Kayısı, elma, erik ağaçları bulunmakta, bahçenin duvarlarla çevrili kenarından, su bir kanalı takip ederek en sonunda üzüm bağlarına ulaşırdı. Üzüm bağları “puşta” denilen türde, bugünün karık sulamasına benzeyen ancak çok daha yüksek kumlu-tınlı topraklarla yükseltilmiş anlara bağ çubuklarının dikilmesi ile oluşturulmuş tipte idi. Puştalar arasına kışın su doldurulur, ilkbaharda bu bağlar bellenir ve üzüm çubukları budanırdı. Yaz boyu çaydan suyun gelmesi çok mümkün olmadığı, gelse bile suya daha hassas diğer bitkilere verileceği için, üzüm bağlarının bir daha sulanması mümkün olmazdı. İşte çaydan gelen suyun bir şifacı gibi değdiği tüm yerleri yeşile boyaması, bahçenin dışında kalan yerlerin ise adeta bir çöl sıcağı estirmesi, bağların, bahçelerin serinliğini hissettirdi. Bu nedenle bahçeler topraktan yapılmış duvarlarla çevrilir, duvarın kış yağışlarından zarar görmesini önlemek içinde çalı, ot gibi malzemeler ile üstü kapatılırdı. Duvarların üstüne konulan ve kapatılan bu çalı, çırpı malzemelere de “çelen” denilirdi. Duvarların yüksek olması nedeni ile ilkbaharda ya da ani yağmur durumlarında “çelen altına saklanma” gibi deyimler kullanılırdı. Ya da çelenlerin altında saklan, orada bekle gibi ifadeler işte bu toprak duvarların üstünde bulunan çelenleri ifade amacıyla kullanılırdı. Elbette bahçe duvarlarını aşmak ve içerideki meyvelerden yemek çok zordu. Zira bazı yerlerde bahçe duvarları insan boyunu aşan yükseklikteydi. Ancak çelenlerden atlanamadığı zamanlarda bahçelere suyun akıtıldığı ve “avgaz” denilen duvarın altından açılan tünelden geçerek de bahçeye girmek mümkündü. Meyvelerin olgunlaşmaya başladığı zamanda bahçeyi bekleyecek kimselerin genelde avgazın yanında beklemesi ve bahçeye girenleri orada yakalaması nedeniyle orada genelde büyük bir ağaç bulunurdu. Bizim bahçemizde avgazın hemen yanında devasa bir ceviz ağacı vardı. Sonbaharda ceviz ağacından cevizlerin çırpılması ve toplanması enaz 1 haftamızı alırdı. Hatırladığım kadarıyla bu bir ceviz ağacından 10 çuvaldan fazla ceviz toplamışlığımız vardı. Gündüz toplanan cevizlerin akşam dış kabuğunun çıkarılması yapılırdı. Aksi durumda cevizin dış kabuğu cevizin kokuşmasına neden olurdu. Akşamları toplanan ceviz çuvalı ortaya getirilir, ortaya bir bez serilir evde bulunan herkes bunun başına toplanır ve cevizin tofu çıkarılırdı. Sonrada sabah erkenden “tof”undan çıkarılmış cevizler güneşe serilir, kuruması için bırakılırdı. Aynı işlem bademler için de tekrarlanırdı. Bademlere çok zaman kalmadığı için onların ağaçlardan indirilmesi ve toplanması elma, armut hasadından sonraya kalır, hatta ağaçların yaprakları yavaştan dökülmeye başlardı. Bahçelerde otların çok olması nedeniyle eğer evde inek beslenmiyor ise mutlaka birkaç tane de koyun bulunurdu. Koyunlar dökülen meyveleri, ağaç yapraklarını yer, ağaçların altı temiz kalırdı. Bahçelerin bitişiğinde üzüm bağları bulunur, bağın hasadı, toplanması ise diğer bahçe işlerinden daha fazla zaman alırdı. Bu nedenle harman işlerinin bitimi beklenir, ondan sonrada bağ bozumu yapılarak, ne kadar üzün varsa toplanırdı. Sonra da bu üzümler pekmez kaynatılarak, kışın tüketilmek üzere saklanırdı. Her evde olmamakla birlikte bazı evlerde üzümün çiğnenerek şıra haline getirilmesi için, şıralıklar vardı. Burada çiğnenen üzümlerin suları, büyük kazanlara koyularak kaynatılırdı. Pekmez kaynatma işi ikindiden başlar, gece geç vakitlere kadar sürerdi. Benzeri faaliyetlerin hemen hepsinde ciddi bir yardımlaşma ve işbirliği bulunur, tüm mahalle bir işe seferber olur, o iş yapılırken de çocuklar etrafta oynardı. Bu kendi başına bir kültürün tüm unsurlarını içeren faaliyetler dizesini meydana getirmektedir. Konya’da kendine özgü bu kültürün içinde yoğrulan ve bozkırın kenarında Meramlılık kavramını ortaya çıkaran kültür, Meram bağlarını da unutulmaz yapmıştır. Aslında Meram ve bağlarının ardında yardımlaşma, işbölümü ve özel yaşama ciddi saygıdan oluşan bir kültür vardır.

Sonuçlar

Konya kendine özgü kültürü, sosyal ve ekonomik yapısı ile önemli bir şehirdir. Şehrin kültüründe tarımın çok önemli bir etkisi vardır. Günümüzde giderek kaybolan bu kültürün, değişen yaşam biçimleri ile ortaya çıkaracak çalışmalara ciddi anlamda ihtiyaç vardır. Hızla değişen ve giderek daha da değişecek tarım teknolojisi, beraberinde kültürün de değişmesine neden olacaktır. Kültür varlıkları olarak en azından yakın geçmişteki bahçelerin, duvarların, su yapılarının korunması ve yaşatılması önemlidir. Bunun Konya Kent Müzesi kavramı içinde değerlendirerek korumak ve gelecek kuşaklara aktarmak gerekir. Anadolu, yaşam biçimleri, yaşamı şekillendiren davranış ile dünyaya örnek olabilecek unsurlar içerir. Bu nedenle Anadolu’da yaşayan herkesin yaşam kültürünü korumak öncelikli görevi olmalıdır.

Kaynak Kişiler

Doç.Dr. Ramazan Acar, Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Konya

Kaynaklar

Demirci, M., 2010. İslam Medeniyetinin Gelişiminde Nehirler. Su Medeniyeti Sempozyumu, ISBN: 978-605-389-027-0, Konya, Sf: 90-103.

Şensoy, F., 2010. Suyu Vakfetmek, Arşiv Belgelerinden Konya Su Vakıflarını Okumak. Su Medeniyeti Sempozyumu, ISBN: 978-605-389-027-0, Konya, Sf: 374-391.

Tanpınar, A.H., 2001. Beş Şehir. Yapı Kredi Yayınları – 1348, İstanbul.

Şahin, M., Zengin, M., Soylu,S., Süheri,S., Yavuz,D., 2010. Konya Ovası’nda Sulu Tarımın Sorunları ve Çözüm Önerileri. Uluslar arası Sürdürülebilir Su ve Atıksu Yönetimi Sempozyumu Bildiriler Kitabı, 26-28 Ekim 2010, Konya. Sf: 71-80.

Özönder,H., 1999.Selçuklu, Beylik ve Osmanlı Dönemlerinde Konya’da Sanat Hayatı. Dünden Bugüne Konya’nın Kültür Birikimi ve Selçuk Üniversitesi, ISBN: 975-448-136-9, Konya, Sf:157-202.

Aykut,A.S.2004. İbn Battuta Seyahatnamesi C.I. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. s: 412

Konyalı, İ. H. 1964. Abideleri ve Kitabeleri ile Konya Tarihi. Yeni Kitap Basımevi. s: 1095-1096. Konya

Older Posts »

Kategoriler

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.