Gönderen: meram | Mart 24, 2007

Bir Masaldı Meram

masal.jpg

Prof.Dr.Saim SAKAOĞLU
Bilirsiniz, masallarımz, “Bir varmış, bir yokmuş…” diye başlar ve Türk’ün o vazgeçilmez yeteneğiyle bir şiir dünyasının kapısından girecek nice güzel sözlerle tekerlenip gider: “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde…” Artık biz develeri, tellalları saymayalım. Siz, çocukluğunuzun o unutulmaz güzellikleri sözlerini hatırlayıp sonunu getiriverin: “Memleketin birinde Meram adında bir bağlık bahçelik yer varmış…”
Eski Türk Edebiyatı’nın ki buna Klasik Türk Edebiyatı ve Divan Edebiyatı gibi adlar da verilir, en güzel eserlerinin başında mesneviler gelir. Bilginlerimiz mesnevilerimizi çağının romanı gibi kabul ederler. O mesneviler ki bize Leylâ ile Mecnûn’u, Yusuf ile Züleyhâ’yı, Hüsn ü Aşk’ ı tattırmışlardır; o Mesneviler ki biz onlarla Süleyman Çelebi’yi, Fuzûli’yi, Taşlıcalı Yahyâ’yı tanımışız. O Mesneviler ki bizi Anadolu’dan alıp Mısır’a götürmüş, Mecnûn’un çöllerine taşımış, coğrafyanın sihirli iklimlerinde gezdirmişlerdir. Velhasıl biz onlarla gezip tozmuş, hatta onlarla âşık olmuşuz. Kuş sütünün eksik olmadığı sofralarda, bülbül seslerinin farklı makamlarda inlediği bahçelerde, “hayal havuzu”ndaki görüntüleri de kendileri kadar güzel kızlarla Osmanlı yüzyıllarını yaşamışız. Şehzade Cem (Sultan)’ın şiir sohbetleriyle güzelleşen bir Konya’da, bir Meram’da dün ne de güzel yaşamışız.
Şairin, “Elma sarı, nar kırmızı sonbahar” mısraları Meram’a da yakışmış ama onu yeşilsiz hayal edebilir misiniz? O, güzelim türkümüzdeki gibi, “Yeşil olur şu Konya’nın Meram’ı” mısralarına daha çok yakışmaktadır. Onu, “Yeşil tuttum, bir Allah” diyen çocuğun gözlerindeki samimiyetin parlaklığı ile yakalamak gerekecektir… “Yeşil tuttum…”
Meram’ı, 50 yıllık bir dostluğun ötesinde bir “akran”, bir “öğür” gibi tanır ve severim. O benim ilkokul sıralarını paylaştığım bir sınıf arkadaşım gibidir; Meram benim yaz aylarında bahçesinde yalnızlığımı paylaşan bir bardak çaydır. Bahçemize kadar gelip ağaçlarımızı ve şimdi yerlerinde yellerin estiği üzüm bağlarımızı sulayan su idi. Hasılı o, benim için her şeydi. Suydu, yeşildi, serinlikti. Ha uutmadan söyleyeyim, bir de erik…

Aşkan Durağındaki akrabamızın bağında yediğim ve 40 yıldır tadının hasretini çektiğim sarı erik…
Rahmetli Barış Manço’nun dediği gibi olmasa da biz o Meramlı ağaçları bakışlarımızla büyütmüştük. Yetişme çağındaki çocukları duvarlara çizdikleri boy ölçüleri gibi biz de göz ölçülerimizle büyüttük o ağaçları… Her gidişimizde Meram’ı daha yeşil bulurduk. Meram sadece “daha yeşilleşmiyor”, ayrıca “daha büyüyordu.” Evet benim yaşımın 60’ların ortalarına doğru dört nala koştuğu bir ortamda, Meram belki de “sekiz nala” büyüyordu. Meramın büyümesi önlenemiyordu.
Çok değil 40-50 sene öncesinin bir Meram Kışı’nı hatırlayınız. Hatırlayamazsınız. Çünkü unutma gücümüz bizi esir almıştır; çünkü Meram’da oturanların çoğu Nalçacı’da oturanlar kadar bile Konyalı değil. Onların hafızasında Meram’ın dünüyle ilgili bir şeyler yok ki… Belki birileri onlara bir değirmenden, bir tahta köprüden bahsetmiş olabilir, o kadar. Onlar İstanbul’un Caddebostanı’ndaki, İzmir’in Karşıyakası’ndaki, Bursa’nın Çekirgesi’ndeki Konyalılar gibidir. Belki biraz daha farklılar.
Meram’ı bugünüyle değil, dünü ve yarınıyla birlikte yaşamak gerekir. Dünsüz ve yarınsız bir Meram eksiktir, bulanıktır, kendisi değildir. Bizler dünü olmayan insanlarız; bir daha hatırlatayım, kolay unutan insanlarız. Pek çoklarımız dedelerimizin babalarını bile bilmiyoruz; onlardan Meram’ın dününü bilmelerini bekleyebilirmiyiz?
Meram kendisini tanımayan sakinleriyle 2001 yılının baharına koşmaktadır; ne yazıkki yetirence hız alabilmiş değildir. Gayret güzel şeydir de sonuç da önemlidir. Meram ferdi güzellikleri toplumsal güzelliği oluşturduğu bir büyük bahçe olmalıdır. Bütünün güzelliğini parçalarından başlayarak yakalamalıyız. Ne yazık ki bu konuda yeterince sonuç alamıyoruz. Bülbüllerinin çoktan terkettiği Meram elbette büyüyemez; ancak kalabalıklaşır. O da öyle olmuştur. O eski kerpiç evlerin, tahtalarını kurtların kemirdiği pencerelerinde gösterişli villalara bakışlarında ne bir kıskançlık var ne de bir günüleme. O; eli tesbihli, ağzı dualı, seksenlik bir nine gibi, gece geç saatlere kadar sokaklarda dolaşan adaş torununu bekleyişin telaşı ve huzursuzluğunu yaşamaktadır.
İster Huzurevi’nin önündeki parktan bakınız, ister Akyokuşun eteğinde Lokanta’dan, Meram biraz daha ağarıyor, biraz daha beyazlaşıyor. Yeşil ile beyazın oluşturduğu oluşum elbette güzeldir de günün birinde bu işten yüzümüzün akıyla çıkıverirsek diye korkuyorum. Akdeniz ve Ege kıyılarndaki köy ve kasabalar gibi Meram’da, beyazlara mı bürünüverecek acaba? Ancak, oralarda gelinliği temsil eden beyaz, biz de başka bir beyaz’ı, sonsuzluğun beyazını temsil etmesin?
Meram; orada bir karış toprağı olmayanın da “göz hakkı” bulunan bir Cennettir; orada hepimizin hakkı vardır. Onun için, “Bırakınız yapsınlar.” diyemeyiz. Ben, Meram’da, ağaçların, yeşilliklerin arasında evler görmek istiyorum; evlerin arasına sıkışıp kalan yeşillikler değil… Meram, “Meramlıların” değil, “Bütün Konyalıların”dır. Ona göre koruyalım ve yaşatalım… Yeşilce yaşatalım…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: