Gönderen: meram | Mart 24, 2007

Otuzlu Yıllardan Bugüne Meram

otuzlu-yillar.jpg

Ahmet GÜLDAĞ

Konyalılardan da öte, başkalarının bile, Mevlana’dan sonra dillerinden düşürmediği “Yeşil Meram”…
İlçe olunca Konya’nın merkeziyetine giren, Hükümet Konağını, Atpazarını Karaman yolunu içine dahil eden Meram çevresini değil. İsmini duydukları anda belleklerindeki anıları tazeleyen “Meram” çevresinden bahsetmek isterim.
O yeşil Meram… Kırkyedilerde İstanbul Boğaziçinde, Rumelihisar’daki Necip Bağı’nda çalınan pikaptan Müzeyyen Senar’ın
“Yeşil olur şu Konya’nın Meramı
Konyalı kız depreştirdin yaramı.”
şarkısını duyan o çevrenin, bana, Anlat şu “Yeşil Meram” dedikleri mahalli…
Bu mahal, bu günün yeni yol etrafı ile eski Meram yolunu kapsayan askeri tesisler dışında kalan yerlerle, Kürden, Selam, Tavusbaba sırtları, Yorgancı Çandır ve selver’ i içine alan kesimdi.Köyceğizliye, Dere’liye, Durunday’lıya, Lalebahçe’liye, Gülbahçe’liye “Meramlı” demezlerdi. Hatta kışın Meram’da kalmayan bağ sahiplerine bile…
İlk olarak belleğime girip kalan, önce Lalebehçe sonra Merem’a gidişim. Belki daha önce de olmuştur ama bizim bilmemiz mümkün olmuyordu küçük yaşlarda…
Dede ve Baba can dostlarımız vardı.Şu “Türbe önünde evi, Betestende dükkanı, Meram’da bağı olan Konya’nın zengini ve iyi yaşantısı olanlardır” deyimine tıpa tıp uyan Merhum Abdurrahim Hoca ve Oğulları Avni ve Ahmet amcalar. Yaz ortası ile güz sonu bizi götürür bir tarafta misafir ederlerdi.
Bu götürüşlerden ilk olarak hatırladığımı, edebiyat içinde değil de samimi hasbihal içinde anlatmak isterim. Yaşadığımızı, gördüğümüzü, duyduğumuzu ve gözlemlediğimiz kadarını…
Türbe önündeki evinden getirdiği tezyin boyalar içinde üstü açık tek atlı yaylısını bedestendeki dükkanın önüne getirir hazırlanırdı bizleri götürmek için Karbuzoğlu Hoca.
Kepenkler çekilince düşmüştük yola. Söylemez Konağı sonu ve bu günün Muhacir Pazarı, etrafta kulübe bile bulunmayan ağaçlıksız geniş bir düzlük. Larende’ye çıkan yaylı, tarlaların içinden geçen tozlu bir yola girdi. O yıllarda hangi yol, hatta merkez mahalleleri bile tozlu değildi ki Konya’nın? Koçhisarın Tuzu, Sillenin Kızı, Konya’nın Tozu “deyimi herhalde buradan gelmiştir. Kışında çamur deryasına giren bu yollardan kimse şikayetçi de olmazdı .Çünkü o tozlar ve çamurlar üst-başımızı tozlar, genzimize giderken, paçalarımız çamur bağlarken, bu günün kimyasal vb. kirlilik ve mikropları ile haşır neşir olan pislikler gibi leke ve hastalık getirmezlerdi. Biraz çırpma veya çitileme ile çıkıverirlerdi.
Atın ayaklarının çıkardığı tozu arkamızda bırakarak yine yerleşim ve bahçelerin görünmediği yolun üzerindeki toprak kanallarının köprülerinden geçince başladı yeşillikler bahçeler ve bağ evleri ( Konya’nın buralarda ve Meram’da bulunan bağ evlerini anlatmaya gerek yok, burada yerimiz almaz. Bizim bildiğimiz gibi tam tasvirini yapan ve tasvip ettiğimiz yazıyı döktüren Sayın Mustafa İncesakal, çok güzel bir inceleme ve derleme yapmış.”Güzde Meram Sayı 5″) kerpiç yapılı üstleri kamış ve toprakla örtülü çelenli bahçe duvarlarının içinde sahiplerinin durumuna göre tek veya iki katlı birer ikişer odalı toprak damlı, müştemilatlı ayrı ayrı evler.
Yatsıya doğru geldiğimiz Lalebahçe’nin Meram’a bakan evlerinde hanımlarının hazırladığı akşam sofrasına oturmuştuk. Yer tandırında yapılmış mis gibi kokan yumuşak ekmekler sofrada bekliyordu. İnek sütünün yoğurdu ile yapılan, yavşan kokulu sadeyağı dökülmüş yoğurt çorbası arkasından gelen ve bahçelerden yeni koparılmış patlıcan üzerine koyunun kaburga kısmı konarak yapılan, kızarmış etleri elle kopararak alırsan lezzet veren Konya’nın meşhur ” Bütüm et” (Orta) yemeği ve mangalda altı üstü kızartılıp pişirilen yine o eski sadeyağlı veya kuyruk yağlı yumuşacık, kıyma içli su böreğini takip eden yaprağı ekşilik veren yaprak sarması, pilav yanında kayısı ve erik hoşafları, sonunda meşhur buz karpuzu ve ağzınızda eriyiveren kokulu kavun’ları yerken duyulan tad ve hazzı bugünlerde bulmak imkanı var mı acaba?
Elektirik’in isminin bile olmadığı gaz yağı lambaların ayaklısı, düz’ü ile ışık saçtığı ortamda ki bu dönemde dövülmüş kalveli sade kahveleri içen büyüklerimiz daha önce gelen ıbrık ve leğenlerde ellerini yıkadıktan sonra, yünlü minderlere çekilirlerdi .
Yatsıyı kılıp biraz daha sohbet eden büyüklerimizle, yer yatakları serilmiş odalara çekilip uykuya geçilirdi.

Sabah namazında uyuyan ev halkı ve misafirlerin erkekleri camiye giderken, ev hanımları inek ve koyunlarını çobanlara teslim sonu ev ve evin “Hayat”ını, (sokaktaki kapı önü) kendi imalatları olan çalı ve ot süpürgeleri ile süzekle sulayıp temizlik yapmaya başlarlardı. Odalarda yataklar dürülüp, ya dolaba veya odanın bir köşesine konup, İstanbul süpürgesi ile temizlerlerdi.
Bahçede yetişen, burnunuza yaklaşırken güzel yeşillik kokusu, dilinize burukluk veren ince kabuklu sulu domates, dişlerinizi bastıkça çıtırdayıp dilinizi buran hiyar (salatalık), kabuk inceliğinden içi görünen hafif ekşimsili Meram üzümü, taze-acı-tatlı yeşil biberler, kayısı, erik reçelleri, pekmez, kümesten yeni getirilmiş taze yumurtalar yeni sağılmış süt, taze peynir, alınmış zeytinle sabah kahvaltısı sofraları; güneş doğarken hazır olunca camiden gelen baba ve amcalarla birlikte yenirdi.
Pazar günü olduğu için şehre gitmesi gerekmeyen Karbuzoğlu Hoca, bizleri yaylıya toplayıp hem “Çile Tarlası” denilen büyükçe olan üzümlük bahçesine ve Meram’a götürmüştü.
Kazanbeli Sokağı’nın bir tarafı, kenarları iğde kavak ağaçları olan toprak büyük çay diğer yanı toprak bahçe duvarları içinde bağ evleri bulunan bahçelerin arasından tozu dumana katarak geçmiştik. Ev hanımlarını ve beylerini bahçede bırakan Hoca, bizi Meram köprüsüne kadar götürmüştü. “İşte yolda geldiğimiz yer ve çevreleri ile burasına Meram denir”diye takdim etti. Tavusbaba türbesine çıktıktan sonra uzaktan görünen Dere yamaçlarını, yan tarafımızdaki yamaçta olan Kızlar Kayasını anlatan hocayı dinlerken Dere boyundaki yeşillikler ile Konya tarafındaki yeşillikler arasında kaybolan evler görülmediği için yemyeşil bir örtünün uzantısına temaşa içinde bakmıştım. Durduğumuz ve biraz yürüdüğümüz Tavusbaba Tepesi ve Kızlar Kayası ile bugünün Mağnezit Fabrikası tarafları maalesef taşlı ve çıplak olarak görünüyordu. Buranın yeşillenmesi ellili yıllarda olduğu için ilerde bahis konusu yapacağım.
Çoğu yükseklerdeki su kanallarından akan derenin suyu kendi yatağından az görünüyordu. Hoca’nın anlatığına göre, daha çok bahar aylarında coşar sel haline gelir kenarlarından taşarak etrafına hatta Vali Konağı duvarlarına zarar vererek, Selbasan denilen tarlalarda yayılır kaybolurmuş
Camide öğle namazı kılınmasını müteakip, daha önce hazırlanan iç’i oradaki fırına vererek, pişen böreklerle “Çile Tarlası”nda bizi bekleyenlere gitmiştik tozlu yollardan.
Meram’ın şehirle irtibatını sağlayan ve tek yol olan “Eski Meram” yolunun başlangıcını göstermiş, “Buradan şehre giderler”demişti rahmetli hoca. Kenarında Meram Deresinin geniş ve toprak yatağı olan, kıvrıla kıvrıla giderken kenarında iğde ağaçlarının bolluğu dikkatimi çekmişti. Bu iğdeler bahar sonuna doğru öyle bir koku saçıyordu ki sonradan gördüğümde, çok kişi bu kokuyu almak için bu çevreye geziye geliyordu.
Meram’ı il görüşümü ve otuzlu yılları anlattım sizlere. Elbette çok eksiklikleri olacak ama yanlışlık bulunmayacak kanaatindeyim.
Kırklı yıllarda Meram… Gençliğimizde arkadaşlarla gittiğimiz yer oldu artık. Hem de daha başka gözlemlediğimiz bir Meram…

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: