Gönderen: meram | Mart 24, 2007

Şişt, şişt…BAHAR GELİYOR, BAHAR”

bahar.jpg

Seyit KÜÇÜKBEZİRCİ
Biliyor musunuz; “Vaziyeti umumimiz” “Yediğimiz pekmez, gördüğümüz Antep” deyimindeki tanımlamaya benzedi.
Evden işe, işten eve; atlı tulumbada “ha babam de babam” dönmek gibi…Akşamları otuz kanallı uyuşturucu kutunun karşısında, aylar yıllar boyu bakıp kalmalar…Ne uçan kuştan, ne esen yelden haberimiz var…Toprakların kokusunu, otların kokusunu; tipilerin, sulu sepenlerin tadını çoktan unuttuk. Dünyamazın renklerini kendi ellirimizle silip, herşeyi hep griye boyadık.
Haberiniz var mı acaba? Birinci cemre havaya, ikinci cemre suya, üçüncü cemre toprağa düştü. Geçtiğimiz Cuma, biliyorsunuz, Mart’ın 13’ü idi…Amma, eski Mart’ın 1’i… “Yeni Mart”ı Gonyalı Mart saymaz, onun için de yeni Mart ile baharın geldiğine inanmaz…İlla ki “eski Mart”. Eski Mart, gelecek ki, bahara ulaşıldı sayılacak…
Yoo…Gülmeyin, Gonyalı’nın takvimi sağlam takvim…Tevatür denk gelir, havanın durumuna…
“Gonyalı’nın meteoroloji folkloru” da derlenmedi, maalesef…Siz de diyeceksiniz ki, hangi Konya hazineleri derlendi de o kaldı…Doğru…
Geçenlerde eski “Kumköprülü”, yeni Nalçacılı Hüsniye Teyze, laf lafı açtıktan sona, beni kendi kafasına yakın bilip bakınız neler dedi… “Hay guzum, Sarı Siyidim, valla gözlerimiz yişil görmeye görmeye bozardı, ellerim toprağa değmeye değmeye marifetini unuttu. Vallaha ak guzum, ellerim yabaya döndü, sızım sızım sızılar…”
Hüsniye Tyeze’yi doğduğu toprak, bağlı-bahçeli Kumköprü’den söküp getirmişler. “Yeni Nalçacı” denilen yerde bir “sefertası”na koymuşlar…Yakmışlar kaloriferleri, karşısına yerleştirmişler otuz kanallı uyuşturucu kutuyu… “Bak moderin oldu ana, moderin oldun…”diye bir de nutuk çekmişler. Bülbülü altın kafese koymuşlar da, çalılıkları hatırlayıp “Ah vatan” demiş.
Bis de böyle değil miyiz? Erkekliği çamura düşürmemek için; duş teknesiyle alafranga tuvaletle “Bizim dayire birinci sınıf lüküs” deyip, bu işe hiç ısınmayan içimize karşı maval okumuyor muyuz?
Teşbihte hata olmaz; bu şehirde, üç kilometreye üç kilometrelik bilemediniz beş kilometreye beş kilometrelik bir alan içinde, “Açık cezaevi” inde yaşar gibiyiz. Sefertası evlerimizde “yapma bebek” gibiyiz.
Oysa, bahara girdik gayri…Toprak kabarıp gelir…Bozdağın eteklerindeki köylerde şu burnumuzun dibindeki “Ova köyleri”nde “Döl” çoktan başladı. Sağmal sürülerinin önünde, derin düşünceler içinde yürüyen “Goyun eşşekleri”nin heybesinde yaylımda doğmuş pamuk gibi kuzular, cin bakışlı oğlaklar…
Ağıllarda, köy evlerindeyeri doğum yapmış koyunların ilk sütlerinden “bulanmış ağız”lara kaşık sallanıyor.. Siz hiç “ağız” yediniz mi? Ben küçüklüğümde çok yedim. Öylesine nefis ki, yemeyene mümkünü yok anlatılamaz…
Şimdi, “Sütlü Düğü”nün de tam zamanı… Konyalı’nın “Kör Düğü” dediği cinsten, düğünüz olacak; yeni sağılmış, yağı alınmamış taze koyun sütüne ıslatmak için… “Kör Düğü”, öğütülen bulgurun en incesi, irmik gibisi…Erbabı bilir. Tahta kaşıklaırnız olacak… Bir “Gara Dakım Köy Fırını”nda yapılmış ekmeğiniz olacak… İkindin, hayat duvarının gölgesinde, daha koyunun sıcaklığını taşıyan süte dökeceksiniz kör döğüyü… Bir yiyeceksiniz, bir yiyeceksiniz…
Leylekler havada, aklınızda çocukluğunuzun tekerlemesi…”Leylek leylek havada/Yumurtası tavada…”
“Noda Kasnakları”nda sarı saman yığınları… Kar gibi şapkalı mantarların,”Noda Kasnakları”nda dürtüp dürtüp çıkmasına şunun şurasında ne kaldı? Mantar dürtme değneğini şimdiden hazırlamalı. Ilık Nisan günlerinde, gözünüz toprakta bir kabartı arayarak, elde değnek, saatlerce dolanmak her derde deva…
Güneyik, Acı marul, Dede sakalı, Yemlik; çok değil birkaç hafta sonra elimizin altında… “Şifa Niyetine” delyip; güneyiği, Acı marulu, Yemliği tuza basa basa yemek bir ömre bedel.Bizim sevgili İstanbul’lu, Ankara’lı, İzmir’li entellerimizin “Anadolu Otları”nı yeni keşfettiklerine; “Ot Yeme Keyfi’ni yeni bulduklarına bakmayın. Bizim kuşağın anaları, onların anaları, onların da on göbek eski anaları çocuklarını hep bu otlarla büyüttü… “Büyüttü de, beğ etti.”
“Gök Soğanla Yumurta Devri” ha geldi, ha gelecek… Gök soğanla yumurtayı “Sefertası evinde” yerse insan, valla bir şiy ağnamaz. Gök soğanla yumurtayı, bir su kenarında, çayır çimen üzerinde, yere bağdaş kurup oturarak yemeli…Yeni sürülmekte olan bir tarlanın “Alan”ına oturup topraklardan buğular tüterken yemeli…Bol kırmızıbiberli tuza basa basa yemeli…
Hele Nisan…Ona da çok kalmadı…Nisan’da Konya ova köylerinin bozkırlarında “Eğri Yavşan” diye bir ot biter… Gümüş rengi, bir karış yüksekleğinde, bozumsu yeşil bir ot. Türüm türüm kokulu…Lavantayı andırır; amma, Eğri Yavşan’ın kokusunun yanında lavantanın kokusu kaç paralık şey…
Eğri Yavşan’a Konya köylülerinde “Yumurta Boyası Otu” da denir. Steplerin halkı, top yumurtayı Eğri Yavşan otuyla kaynatır. Yumurta öyle bir canım kahverengi ile boyanır ki görmek lazım…Şehrin hayından huyundan; alıvırdımından satıvırdımından kurtulan insanın, bir Nisan öğlesinde, otuz yumurtayı yiyesi gelir…Çayırbağı’nda…
Bahar geliyor, bahar…Kendinize de zaman ayırmalısınız. Unuttuğunuz zenginlikleri, tatları, duyguları yaşamalısınız. Konya’nın tatlı baharını kaçırmamalısınız.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: