Gönderen: meram | Mart 24, 2007

Yetmiş Yıl Önce Konya

eski-konya.jpg

(Bir Kitabın Düşündürdükleri)
Fatih AYGÜN
Koyunoğlu Müzesi’ni, erbabı olanlar bilir. Sözümün başında bilmeyenlerin, bilenlerden sormalarını ve en kısa sürede bu kültür hazinesini ziyaret etmelerini dilerim.
Müze’nin bir de daha ziyade araştırmacı ve üniversite mensuplarınca seyrek te olsa ziyaret ve istifade edilen kütüphane bölümü bulunmaktadır. Özellikle el yazması binlerce eserin bulunduğu kütüphane, yeni döneme ait kitapları da raflarında tutuyor. İşte, geçenlerde detaylıca inceleme fırsatı bulduğum bir kitabı,; 2253 demirbaş numaralı Süheyl Ünver tarafından yazılmış “Yetmiş Yıl Önce Konya” isimli kitabı sizlerin ilgisine takdim etmek ve bu kitaptan mülhem aklıma gelen birkaç teklifi sizlere sunmak istedim.
Yazıldığı tarih itibarıyla bir asır öncesinin Konya’sını bizlere en sarih, okuması ve dinlemesi çok hoş bir şekilde anlatan kitap aslında, Kıymetli Hocamız A.Süheyl Ünver’in eline hasbel kader geçmiş olan, 1897’lerde tarihçi-Para mütehassısı olan Ahmet Vahid Bey tarafından yazılmış olan hatıra mektuplarından mürekkep bir kitap. Bu olayı kitabın önsözünde teferruatıyla anlatan Ünver Hoca, belkide zaman içerisinde yok olup gidecek bir kültür değerini bu şekliyle zabıt altına alıyor ve Konya kültür ve tarihine mal ediyor. İlgisiz, bilgisiz zevat elinde; buruşmuş, ne olduğu belirsiz karış kuruş harflerle yazılmış onlarca sahifenin kıymetinin ne olacağı ve muhatap olacağı muamelenin nasıl olacağını kestirmek güç olmasa gerek.
Bunun en müşahhas örneğini yine kitabın girişinde A.Süheyl Ünver Hocamız şu acı satırlarda izah etmektedir: “Bundan 70 sene önce, sanki düşman eline geçmiş gibi, idarecilerin bilgisizlikleri ve kültürsüzlüklerinden tahribine göz yumulmuş mühim şehirlerimizden biri de Konya’dır. Oraya nelerin reva görüldüğünü bu mektuplar acı bir şekilde panoramik bir şekilde ortaya koymaktadır. Hala bu anlayışsızlıklarımız bugün de yalnız Konya’da değil, tüm Türkiye şehirlerimizde devam etmektedir.”
Zaten yukarıda da ifade ettiğimiz gibi bu yazıdan asıl gayemiz; bir kitabı okuyucuların dikkatine sunarken, kültür mirasımıza olan pervasızlığımızın da ikrarı ile bu konuya daha itinalı yaklaşılmasının gerekliliğini birbirimize tavsiye etmektir.
Elimizde, evimizde, arşivimizde mahiyetini bilmediğimiz bu tür doküman, tarihi eser, fofğraf g,b, malzemelerin ehillerince tetkiklerinin sağlanması ve kültür hayatımıza mal edilmesine son derece önem vermeliyiz.Bun kendimize bir vefa borcu ve bir kültür görevi olarak telkin etmeliyiz.
Kitap, bir yönüyle daha bizlere mesaj verici nitelikte. O da kitabın ana malzemesini teşkil eden mektuplar. Bunlar öyle çok ihtisas gerektirmeyen nitelikte, yorumsuz, gözlenenin aynen tasvirine çalışılan, subjektif duygu ve düşüncelerden uzak metinlerdir. Bu çerçevede vurgulamak istediğimiz konu: bir şeyin kayıt altına alınması ve gelecekte tarihi bir vesika olabilecek şekilde muhafazasıdır. Rahmetli Ahmet Vahid Bey nereden bilebilirdi ki, bu yazdıklarının 100 yıl sonrakilere Konya’nın mazisi hakkında çarpıcı ipuçları versin. Zaten onları bu tür bir niyetle yazmadığı da kolayca anlaşılabilmektedir.
Şimdi dilerseniz, Ahmet Bey’in mektuplarına dönelim ve bir asır öncesinin Meram’ında dolaşalım.
“Salı günleri Meram’da vakit geçiriyoruz. Meram, dağlık bir dere içinde. Iki tarafın da tepeler çıplaktır. Ağaçları olsa daha şirin görünürdü. Meram’da üzüm bağı çoktur, amma üzümleri o kadar iyi değilmiş… Henüz koruk halindedir. Zerdalisi çok, şimdi mevsimidir. Elma, armut, erik, ceviz de vardır.
Meram’da müteaddit mektepler, mescidler vardır. Bir de camii. Çiftehamam ile beraber bu cami Karamanoğlu asarındandır. Cami üzerindeki kitabeden anlaşılan Mehmed bin Alaaddin bin Karaman zamanında yapılmıştır. Hamam, mehmed Bey’in oğlu ibrahim’in eseridir.
Zararsızcadır. Bu cami yanında bir türbe, bir de vaktiyle mescid, sonra mektep. Şimdi de muattal bir yer vardır. Mihrabında yazılar da var amma iyice tetkik edemedim. Türbeyi görmedim.”
“Meram’da vakit geçirdim. İkindiden sonra Dedebağı nam mahalde Mevlevilerin icra-ı ayinini seyrettim. Çayır üzerinde devran oldu. Temmuz ve Ağustosta Mevlevi dervişleri Dedebağı’na tebdili havay gelirler imiş.”
“Meranm’da sabahleyin şiddetli sıcak. Öğleye doğru yağmu yağmak emareleri uzaktan uzağa gök gürlemeleri işitilmekte idi. Cuma namazını Meram Camii’nde kıldıktan sonra bir yere gittim. Bizimle o zatın işkametgahı arasında Meram Deresi vardır.
Geldiğim zaman Meram’da 5 gözlü büyücek bir köprü gördüm. Acaba bu köprüyü süs için mi yaptırmışlar diyordum. Meğer lüzumu varmış. Öğleden sonra sel geldi diye bağrıştılar. Seyrine dere kenarına indik. Sel tedriden artmakta ve suyun yüzü kamilen dolu ile mestur bulunmakta idi. Doludan biraz aldık. Fındıktan büyük idi. Meram’a ne yağmur yağdı, ne dolu düştü.
Biz suyun beri tarafında kaldık. Ötekiler diğer tarafta kaldı. Suy çoğaldıkça çoğalıyor, tepeden seyrediyoruz amma endişeli surette. Zira su eve kadar gitti. Ya daha ilerlerse, duvarlar toprak. Duvarları oyarsa halimiz neye müncer olacak, endişesi zihnimizi tahriş ediyordu. Saat ona doğru su azaldı. Eve gittik. Hava bulanık…”
“Alaaddin küşkü’nün az ilerisinde bir sokağa saparak bazı eski mescidler gördüğümü balada arz etmiştim. Bir de tekke gördüm, biraz da güldüm. Siz de güleceksiniz. Ismi Süt Tekkesi. Sütü kesilmiş kadınlar buraya gelir, ziyaret edrler. Sonra sütleri gelirmiş. Tekkenin şeyhi de galiba kadın. Içeride üç kabir varmış. Ziyaret edeyim dedim, kadınlara mahsustur diye bırakmadılar. Kitabe yokmuş.
Bu Süt Tekkesinden az ileride bir mescid var. İçini göremedim. Kapısında bir taş kitabe var. Duvarlarında çini parçalarından biraz tezyinat kalabilmiş. Kitbenin son kısmında şöyle bir yazı var: Beşare Selçuki vüzerasından olup Alaaddin Keykubad Evvel aç bıraktırarak öldürtmüş. Sebebi, Alaaddin’i hal’a kıyam etmeleridir.”
“Meram’dayım. Mektubumu buraya kadar yazdıktan sonra saat onu geçerek Ateşbaz Veli Türbesi’ne gittim. Şehirle Meram arasında sivri sekiz köşeli bir türbedir. Kitabesi Fransız’ın kitabında var.”
“Saray Köyü’ne gittim. Sarayköyü, Takkelidağı -Tekyeli, Serpuşlu- dağın cenup eteğinde bir köydür. Meram ve şehirden bir buçuk saat mesafededir. Buraya med’üvven gittik. Davete de ben sebep oldum. Dediler ki: Dağın tepesinde kal’a var. Geçen sene Naibi Sabık Esad Efendi gitmiş, bir hayli çini bulmuş. Ben de hükmettim ki bir kitabe olmalıdır. Kal’a da görülmeye şayan bir eserdir. Dağın zirvesinde su var. Latif değilse de kabili şürbdür. İniş, çıkıştan daha külfetli oldu. İki üç gün bunun yorgunluğunu çektim. Ne de kitabe bulabildim. Kale duvarları yıkılmış.”

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: