Gönderen: meram | Mart 25, 2007

Türbeönü’nde Evi Meram’da Bağı Olmak

meram0003.jpg

“TÜRBEÖNÜ’NDE EVİ, MERAM’DA BAĞI” OLMAK
Hasan ÖZÖNDER

Allah’ın, Konya’ya en büyük armağanlarının başında, Mevlâna Celâleddin gibi bir büyük insanın ebedî istirahatgâhının burada olmasını takdir ve tensibi gelir. Konya’nın ve Konyalı’ların öğünüp, sevinecekleri; onur ve gurur duyacakları hiçbir şeylerinin bulunmadığı söz gelimi farzedilse bile Mevlâna gibi bir büyük gönül, fikir ve zekâ sahibinin, ta Horasan’ın Belh şehrinden kalkıp da, Konya ya gelmesine ve ömrünü burada geçirmesine nâil ve mazhar olmaları, kıyamete kadar öğünüp sevinmelerine; onur ve gurur duymalarına yeter…
Mevlânamız’ın mubarek nefesi Konya’nın havasına, suyuna sinmiştir. Onun mubarek kademi bu şehrin topraklarına basmıştır. O büyük insanın unutulmaz hatıralarına, keşf ü kerametlerine şâhit ve sahne olan yer ve yapılar bu gün de ayaktadır. O olağanüstü olaylara, o hariku’l-âde hallere vâkıf olmanın verdiği nâiliyet hazzı ile mesrûrdurlar. Onun bet ü bereketi Konya’yı bolluk ve nimetlere garketmiştir
Mevlânamız’ın Konya’ya; Konya odak noktasından hareketle etrafa sevgi ve saygı dalgaları yaymasıyla dörtbir yanına ulaştığı yurt ve dünyaya en büyük armağanı “Mevlevîlik”tir. Mevlevîlik ehil ellerde, liyakatli insanların başkanlığında bulunduğu asırlarda bütün insanlığa ışık tutan bir “Eğitim Mektebi” olmuştur. Bağdad’dan Kahire’ye, Üsküp’ten Mekke’ ye kadar uzanan coğrafyada yüzü aşkın şubeleriyle herkese sevgi, hoşgörü ve ahlâk kaynağı olmuştur. Yediyüz yılı geçen ve kıyamete kadar da devam etmesi niyaz edilen hayatı içerisinde coğrafyası, ırkı, dili, dini, mezhebi, meşrebi, cinsi, rengi, mevkii, konumu farklı milyonlarca milyonlarca insanı “Sikke”si altında toplayan bir fazilet ocağı olmuştur.
Mevlevîliğin merkezi, Konya Mevlâna Dergâhı’dır. Çile çıkarıldığı ve Pîri’nin ebedî istirahatğâhı da burada bulunduğu için Konya Dergâhı, Mevlevîliğin Âsitânesi’dir. Âsitâne’de yer alan “Meydân-ı Şerîf”, bu dört bir yönde ve onbinlerce kilometre mesafedeki şehirlerde farklı kültür ve coğrafyalara yayılmış muhip, müntesip ve mensuplarının ihtiyaçlarına ve yüzü aşkın şubelerinin yönetimine cevap ve yön vermiştir.
Böylesine büyük bir gönül otoritesi olan Mevlâna Dergâhı, Mevlevîliğin kültür, sanat ve fazilet duygu, düşünce ve yaşayışı ile örnek ve önder bir müessese olmuştur. Bu sebeple Mevlâna Dergâhı’nın çevresi edep, ahlâk, fazilet, ilim, irfan, meşheri, menbaı olarak tanınmıştır. Mevlevî derviş ve çelebilerine ait ev ve konakların bu çevrede bulunuşu faaliyetlerin bu merkez etrafında yoğunlaşıp sonra etrafa yayılması, Dergâh civarını haklı bir fazilet ve meziyet ününe kavuşturmuştur. Tarihi boyunca, devlet ve imparatorluklara hükmeden; kitlelere hitabeden, coğrafyaları yöneten nice devlet adamlarının bu ulu Dergâhı ziyarete, bu çevreden geçerek gelişi ve “Gümüş Eşik” önünde diz çökerek arz-ı hürmet ve muhabbette buluşu, Dergâh civarının seçkin sâkinlerine haklı bir onur ve kıvanç vesilesi olmuştur.
Bu duygu ve düşünceler Dergâh civarında meydana gelen zarif görünümlü mimarisî; zevkle döşenmiş ev ve konakları; zengin dükkânları; haraketli işyerleri; sosyal ve kültürel yapıları; kendine ve etrafına saygılı, görgülü, bilgili, gün görmüş ömür sürmüş asil insanlar sebebiyle kendine has bir atmosfer meydana getirmiştir.Hareketli ticari hayat, sosyal refahı, bu da kültürel yüksekliği ve derinliği kazandırmıştır.
Mevlâna Dergâhı’nın ön tarafı “Türbeönü”diye anılmıştır. Bu tabirden maksat, Dergâh’ ın çevresi ise de daha çok ön, yani batı tarafındaki mahalle, sokak, çarşı ve pazarların bulunduğu kısımdır. Diğer cephelerindeki mahalleler, “civar” şeklinde adlandırılmıştır.
Bu çevrenin, yukarıdan beri anahatlarıyla tanımlamaya çalıştığım, özellik ve faziletlerinden dolayı, halkın dilinde”Türbeönünde evi” olmak en büyük mutluluk, meziyet ve iftihar vesilesi, aynı zamanda ulaşılmak, kavuşulmak istenilen amaç olmuştur.
Bundan yaklaşık elli yıl önce evimizin ve dükkânımızın “Türbeönü”nde olması hasebiyle, bu semtin yarım asır önceki efsunkâr iklimini gayet iyi bilirim. Gerek son döneme kadar Mevlevî ailelerinin örnek yaşayışı; huzur, sükûn dolu ev ve konakları; edep, hayâ ve terbiye numunesi davranışları, münâsebetleri ve gerekse ilim, irfan, kültür ve sanat havası sebebiyle o günleri yaşamış insan olarak diyebilirim ki, “Türbeönü” ve “Civar Mahalleleri” ayrı, kendine has, bambaşka bir iklim, atmosfer ve dünyaya sahipti ki anlatılmakla bitmez.
Evet rahatlıkla ifade ediyorum ki “Türbeönü”nde yaşamak, her fâniye nasip olmayan bir mazhariyet, âdetâ bir ayrıcalık gibi idi. Türbe-önü’ndeki, civar mahalleler’deki bu güzel atmosfer dalga dalga şehrin her tarafına yayılırdı. Konya’nın bu fazilet ve meziyet ışınlarının, şehrin hudutlarını da aşarak bütün yurda ve hattâ dünyanın çeşitli ülkelerine kadar sirâyet ettiğini, aradan elli yıl geçtikten sonra, çeşitli ülkelerdeki Mevlevîlik ve Mevlevî-hâneler konusunda yaptığım akademik araştırma ve incelemeler sonunda öğrendiğimde duyduğum sevinç ve hayranlığımı tarif edemem.
Türbeönü’nün fazilet âbidesi elit insanlarında, münevver sâkinlerinde görüp hayran olduğum oturuş, kalkış, yeme, içme, duygu, düşünce, giyim, kuşam, sevgi, saygı; bağış ve hoşgörü; tutum ve davranışı, Kulekapı Mevlevî-hânesi mensuplarında; Kahire Mevlevî-hânesi müdâvimlerinde, Şam ve Halep Mevlevî-hâneleri müntesiplerinde; şimdilerde Amerikalı, Almanyalı, Avusturyalı, İsviçreli, Japonyalı Mevlevîlerde de görünce, Mevlâna’nın çağlar ötesine ışık tutan bir yüce deha; Mevleviliğin de coğrafyalar ötesinde yaşayan milyonlarca insana yön veren muazzam bir terbiye mektebi oluşunu bir daha idrak ederek, Konya’da doğmuş olmaktan, yaşıyor bulunmaktan dolayı Rabbime bir kerre daha şükrettiğimi hatırlıyorum.
Bu kendisi kutlu ve halkı mutlu şehir Konya’mızın efsunkâr semtlerinden birisi de “Meram”dır. Meram, Konya’nın ve Konyalı’nın akciğerleridir; Onunla soluk alır, onunla yaşar, canlanır. Konya, kurak ve çorak kara iklimine, Meram’ın ırmak ve çayları, yemyeşil bağ ve bahçeleri, püfür püfür esen tatlı meltemli Gedâvet’iyle meydan okur, kafa tutar. Ötelerden ötelerden, Kaf Dağı’nın ardından, Çin Seddi’nin ötesinden gelen uçsuz-bucaksız kurak ve çorak steplerle kaplı ovalarda ağır ağır yol alan kervanlardaki yorgun yolcular için Meram, ulaşılması arzu edilen bir aksal meramdır. Bir vaha gibi onları serin bağrına basar; bürür yeşilliklerine onları cennet Meram. Dinlendirir, arındırır, serinletir, bütün yorgunluk ve zahmetlerden.
“Evvel Zaman İçinde Meram” kitabımda şöyle demiştim hatırlarsınız: “Uzaklardan bakılınca Konya, Loras ve Gevele Dağları’nın eteklerindeki muhteşem, mutantan, murassa, müzeyyen ve muhteşem tahtına kurulup oturan; yemyeşil Meram ve Sille Mesirelikleri ile övünen onurlu, vakarlı, biraz da gururlu bir sultanı andırır. Konya, madde ve mânâ sultanlarının kenti, Meram da Konya’nın mesireliği, sayfiyesi.”
Uzaklardan ama çok uzaklardan; “Baharat Yolu” ile Hindistan’dan; “İpek Yolu” ile Çin’den kalkıp gelen kervanların buluşma ve düğüm noktasıdır, Konya. Bir “Devlet-Ana” olarak yolculara kucağını açmış. Aylarca süren meşakkatli yolculuğun ardından Konya’ya ulaşanlar, kavuşanlar, cennet misali bağ ve bahçelerle donatılmış Meram’da dinlenirler. Meram’ın “Âb-ı Hayat” misâli suları, şelâleleri; gül bahçeleri, meyvelikleri, korulukları, çimenlikleri ve bunların arasına gömülmüş köşk ve konakları ile dünyanın cennetinde yaşarlar.
Dağların gerisinden toparlanıp gelen ve Loras ile Takkeli Dağları’nın eteklerinden coşan ırmağın binlerce yüzyıldan beri aka aka meydana getirdiği Dere Vadisi’nin, Konya Ovası’na açılan ağzına kurulmuş, Meram. Yemyeşil çimenler, koyu gölgeli asırlık ağaçlardan oluşan derin ve serin koruluklar, özellikle yazın dayanılmaz kurak ve sıcak günlerinde (Eyyam-ı Bahûr), ehl-i zevkin sığınağıdır.”…”Meram’ın doyulmaz güzellikleri karşısında Evliya Çelebi de bakınız nasıl övgülerde bulunur: Peçevi Şehri’nin kale arkasındaki Barud-hâne Mesiresi; Kırım Yarımadası’nın Sudak Bağı; İstanbul’un yüzyetmişten fazla bahçe ve gülistanı; Malatya’nın İspoze’si; Tebriz’in Şâh-ı Cihân Bağı, bu Konya’nın MERAM Mesiresi’nin yanında bir çimenlik bile değildir. (III/23).” “Konyalılar eş ve dostlarıyla sekiz ay Meram’da oturup, zevk u sefâ iderek felekten kâm alırlar. Nice bin bağevleri ve kulubeleri, cami, mescid, musalla ve hanları, hamam, çarşı ve pazaryerleri vardır. Halkın Konya’ya gelmeye hiç te ihtiyacı yoktur.” (III/24).
Meram, yemyeşil bitki örtüsü; gürül gürül akan çayı, şırıl şırıl akan ırmakları, dereleri; türüm türüm çam, çiçek ve serinlik kokan “Gedâvet”i; camileri, mescidleri, medreseleri, türbeleri, çeşmeleri, sarnıçları, değirmenleri, köprüleri, köşkleri, konakları, bağrında yatan erenleri, evliyaları ve daha nice nice madde ve mânâ güzelleri ve güzellikleri ile bir aşk, şevk, zevk, tarih, kültür mesireliğidir. Bunun içindir ki, Nâbi, Ruhi, Sâbit, Yahya, İzzet Molla, Âli gibi daha pekçok ünlü âşık, şâir, ozan, Meram’ın bu güzellikleriyle mest, ser-mest olmuşlar. Duygu ve düşüncelerini mısralara yüklemişler. İşte bir demet: İlki, Konya Beylerbeyi Mü’min Paşa’dan:

“Tâzeler âb-ı revânı âdemin ruhun müdâm
Pür-merâm imiş Merâm-ı cân-fezâsı Konya’nın.”

İşte bütün bu özellik ve meziyyetlerinden dolayı bir söz, bir kanaat, bir inanç “Türbe-önü’nde evi, Meram’da bağı olan fârimez.” darb-ı meselinin dilden dile, gönülden gönüle yayılmasına vesile olmuştur.
Türbe-önü’nün huzûr, huşû ve sürûr; ilim, irfan, edep, fazilet dolu havasına; bu havanın meydana getirdiği fizikî ve metafizikî atmosferin doyulmazlığına erişmek her Konyalı’nın gönlünde yatan ideal olmuştur. Allah’ın bol lütuf ve ihsanlarıyla süslenip, bezenen; tabiatın birbirinden güzel manzaralarıyla dekore edilen “Meram’da bağı olmak” da böyle bir nâiliyyet olarak kabul edilmiştir.
Çünkü dillerin anlatmaktan, kalemlerin yazmaktan aciz kaldığı tabiat güzellikleri, kültürel değerleriyle ve yazın taşınılarak apayrı bir hayatiyete bürünen Meram’daki “Çelebi Konakları” ve bütün yaz boyunca yaşanan edebî meclisler; ilim, irfan sohbetleri, sema törenleri, devirler, devranlar; musiki ziyafetleri ile arşa çıkan nezâket, letâfet, fazilet ve meziyyet âlemleri Meram’ı, herkesin yaşamaya meram edindiği bir huzur ve sükun mesireliği olma şöhretine eriştirmiştir.
Elhasılı Meram’da yaşayan güzelliklerden, nimetlerden faydalanan kişilere farimez, yıpranmaz, ihtiyarlamaz ve çökmez; canlı, hareketli, dinç ve sağlıklı olarak yaşayacakları gözüyle bakılırdı. Böyle inanılırdı.
Bunun içindir ki, çalışıp çabalayarak elindeki-avucundikilere üç-beş kuruş daha katıp, Türbe-önü’nde bir ev almak ve o huzur ve huşû ortamında; o ahlâk ve fazilet kaynağında yaşamak, her Konyalı’nın hayalini süslerdi. Allah’ın bu nimetine kavuştuktan sonra, levh-i mahfuzda tabiat güzelliklerinin dağıtımında Rabbimiz’in âdetâ özel lütf u ihsanına mazhar olmuş bulunan cennet Meram’ın, yeşillikler okyanusu bağ ve bahçeleri arasında bir bağa sahip olmak da her Konyalı’nın gönlünden geçen, erişmeye can attığı meramı idi.
“Türbe-önü’nde evi, Meram’da bağı” olan kişiye, dünyanın en mutlu, en huzurlu, en bahtiyar insanına imrenilirdi.
İnsanın güzelliklere olan meramı, Konya’nın yeşilliklerle bezeli Meram’ı hiç biter, tükenir mi? Kış’ta Meram bir başka güzelliktedir. Onbeş günlük “Pastırma Yazı”ndan, tabiat ve insanların uzatma günlerini yaşamasından sonra kışın habercileri gelmeye başlar. Havalar soğumuş, rüzgâr sertleşmiştir. Ağaçlarda kalmış bazı inatçı yaprak da şiddetli esen yelin tesiriyle yere serilmeye başlamıştır. Artık son Meram-kolikler de şehre çekilmişlerdir. Meram’da kışlayacak olanlar, boş bulunup üşütmemek için bağ ve bahçelerde fazla gözükmezler. Derken bir sabah açılan pencere perdesi, ilk karla tanıştırır Meramlıları. Her taraf beyazlara bürünmüştür. Ama bu, bir gelin elbisesi beyazlığı gibidir. Hafif ve güzeldir. Yakışır ona. İnsanı üşütmez. Çünkü Meram’ın kışı da Meramcadır. Dalar bütün tabiat bu beyaz yorganın altında derin bir uykuya. Gömülür bütün bağ ve bahçeleriyle bütün Meram Vadisi büyük bir sessizliğe, bir açık hava mabedi sükûnetine.
Kışın Meram’da fazla iş olmaz. Herşeye yazdan hazırlanılmıştır. Yiyecek, giyecek, yakacak yerli yerincedir. Yazdan kesilen odunların hararetiyle kızaran sobanın sıcaklığı bir başkadır. Kalorifer, havayı ve nefesi ısıtır; soba ise insanın içini, kemiklerini, iliklerini. Tüter altı çıkmış, ters çevrilerek yerleştirilmiş eski küp bacalardan dumanlar nazlı nazlı, dört bir yana dalgalanarak ahırdaki yeni doğmuş buzağıyı; geceleri bahçenin, bağın dört bir yanında devriye gezen karabaşı aç bırakmamak, üşütmemek lâzım. Bahçedeki havuzda bulunan çeşme ve fıskiyenin borusunu gübre veya bıçkı tozuyla sarmalı ki donup patlamasın.
İşte kışın Meram’da yapılacak işler bunlar.
Nasıl olsa üç ay sonra gelecek yine ilkbahar. Uyanacak tüm tabiat, kış uykusundan. Canlanacak yine kurtlar, kuşlar, böcekler, ağaçlar, yapraklar, dallar, çiçekler, birbiri ardınca. Dirilecek yeniden tabiat.
Ve böylece yaşayacak yine bir ilkbaharı Meram, onca ve olanca güzellikleriyle. Meramlılar kışı çok severler, ardından yaz gelecek, her taraf eskisi gibi canlanıp, şenlenecek diye.
Mutlu ve mesrûr olacak, kıvanç duyacaklar “Türbe-önü’nde evi, Meram’da bağı” olanlar, bu yeni mevsimde de. Hissedecek akıl ve gönül gözü açık olanlar Türbe-önü’nde de, Meram’da da Mevlâmız’ın yüce kulu, Mevlânâmız’ın himmet ve ruhâniyetini.
Konya’da bulunmaktan, Meram’da Meram’ı yaşamaktan dolayı şükretmeliyiz diye düşünürüm, aziz dostlarım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: