Gönderen: meram | Mart 25, 2007

Bir Meram Vardı

kis.jpg

Prof. Dr. Saim SAKAOĞLU
Meram…
Seni yeniden öveceğim, bir daha ve belki de son defa öveceğim. Yüzyılların dilinden düşürmediği sen ihtiyar delikanlıyı, cephede vatan uğruna yaralanmış bir şanlı gazi gibi köşene, belki de on yıllardır beklediğin köşene göndereceğim. Artık sen, attığını vuran bir cengâver, tarihin sihirli sayfalarını hatırlayan bir hafıza, dün dallarına can verdiğin ağaçlara selâm veren bakış değilsin artık; sen artık buğulu gözleriyle eski çapkınlık günlerini hatırlamaya çalışıp kendine avutma yaratmaya çalışan, yaşıtı kalmayan bir ihtiyarsın. Öğürlerin çoktan umdukları güzellikleri solumak için, belki de bir ikindi ile akşam arasında, dar bir zamanda, çoklarımızla vedalaşmadan yola koyuluvermişlerdir; bir, “güle güle”mizi bile beklemeden.
Sen ki Gönüller Sultanı’nın beldesisin; sen ki efsanesiyle gönüllerde taht kuran Tavus Baba’yı bağrında barındırıyorsun; sen ki Cemel Ali Dede’ye, Ateşbaz Veli’ye, Şeyh Vefa’ya, Kasım Halife’ye kucak açmışsın. Sen daha nice ağzı dualı ve aydınlık yolun yolcularına sonsuzluğun güzelliğini sunmuşsun. Her köşen bir veliyi, bir güzel insanı hatırlatıyor. Güneş yanığı sokaklar onların adlarıyla sonsuzlaşıyor. Suya hasret ırmaklar onların yanında, edeplerinden ötürü akmayı unutmuşlar. Yanakları al al olan çiçekler kimlerden utandılar da böyle bir yaşmağa bürünüverdiler? Sen ey Meram, güzellikler sultanı Meram… Sen dününü hatırlayabiliyor musun? Dününü ?..
Dün Meram kimleri ağırlamadı ki?.. Kimlerdi bu, şimdi adlarını fısıldayacak birer taşı bile kalmayan insanlar neredeler? Hangi yolun, hangi bilmem kaç katlı Frenkçe adlı binaların altında olanca güçleriyle bağrışıyorlardır da, bizlerin sağırlaşan kulakları duymuyordur. Dün, şaha kalkmış bir asker edasıyla kükreyen Meram Çayı, bugün bütün durgunluğuyla akıp gitmekten başka ne yapabilmektedir ki? Fuzûlî’nin, başını taştan taşa “urup” avare gezen suyunun büyüleyici çağıltısını sana kimler unutturdu. Senin çığlığınla yaşlanan, belki de ihtiyarlayan ağaçlar, mutlu biten gençlik dönemini yaşadıkları için kim bilir ne kadar seviniyorlardır.
Meram; kerpiçle tahtanın, taş ile çamurun birleşip bir güzellik abidesi yarattığı kutsal bir mekândı. Çamurun bir değer ifade ettiği, samanın sadece bir yem türü olmadığının ispat edildiği, tahta ile taşın imece usûlü ile onlara yardıma geldiği o güzelim köşkler, konaklar ve kendi hâlindeki, evler… Kim bilir belki de bir daha uyanamayacağınız bir uykunun yorgunluğuyla hangi rüyaların aldatmasına kurban ediliyorsunuz? O muhteşem duruşlarınızla nice gökdelenlere meydan okuyan, nice kulelere bıyık altından gülümseyen sizler, acaba sırrınızı çözmek için hangi filozofları, müneccimleri ve benzeri nice insanı seferber etmek gerekecektir. Biliyorum, seni benim gözümle görenler böyle düşünecektir. Yoksa seni zevksizliğe ve şehirsizliğe kurban edecek olanlar hangi kandırmanın peşine takılıp gitmektedirler acaba?
Eski yolun vefakâr arkadaşı ırmağın şırıltısını süsleyen ay ışıklarının bizlere armağan ettikleri o masal meyvesinin tadını nasıl anlatsam acaba? Her köşeye selâm verdikçe farklı makamlardan ses veren vefakâr su, saflığına hayran kalan ayın ışıkları altında, belki de biraz utancından, biraz da sevincinden raksedercesine çalı çırpının altına saklanıverecektir. Bir havalanın ev ev dolaşarak suya hükmetmesi gün ve gece boyunca sürüp gideceği için acaba suların saklanması onun korkusundan olmasın? Nerede o sular, nerede o havalalar? Sahi siz havalanın ne olduğunu, ne işe yaradığını, adının ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Şimdi onun işinin benzerini yapan küçük su yapılarına hangi Frenkçe kelimeyi söyleyiveriyoruz? Regülatör olabilir mi?
Mahmut Nedim Güntel’i hatırlayabiliyor musunuz? Yarın bizi unutacağınız gibi bugün de onu unutuvermedik mi? Ama o, bir şiir yazmış Meram Bağları’nda adını verdiği. Bir dörtlüğü bin dörtlüğe bedel olan bu şiirde şairimiz Meram’ın gecesiyle gündüzünü karşı karşıya getiriyor.

Gece dalar uykuya, sesiz Meram Bağları,
Gündüz bir rüya gibi geçen günün göğsünde;
Yalnız bazı bir ishak ürperterek dağları,
Müphem bir çizgi çizer sahranın şen yüzünde.

Geceleri sessizliğe bürünen Meram bağları bugün nerelerde acaba, hangi iniltidir ki işitemiyor fakat varlığını biliyoruz? Sakın onun inlemeleri ishak kuşunun ürpermesiyle karışmış olmasın? Mısraa yansıyan ishaktan öte bülbülleri de vardı Meram’ın, cüllülükleri de… Neredeler onlar? Bir göçmen kuş edasıyla değil firarî ordu edasıyla çekip gittiler, hem de çok uzaklara ve bir daha gelmemecesine.
Bir değirmenin vardı, dönerdi ha dönerdi. Bizim başımız döner, biz sarhoş olurduk, o hâlâ dönerdi. Etrafa saçtığı minik su damlalarının ellerime kadar uzanabilenlerinin serinliğini hâlâ hatırlıyorum. Dalgınsınız ve o hep aynı notalarla dönen taşın size gönderdiği serinlik damlası alnınıza, belki de bileğinize değiverir. Ve ürperiyorsunuz ansızın.
“Burada bir değirmen vardı.” dememiz kimseyi inandırmayacaktır, ama, onun yerine bir veli edasıyla asacağımız tabelâ, sakın gelecekte bir “Değirmenci Baba” inanışına, belki de efsanesine dönüşüvermesin! Niçin olmasın, çamlıklarda el ele tutuşup gezen genç âşıklar, belki de Tavus Baba’dan önce Değirmenci Dede’ye uğrayıp duasını alacaklardır.
Cıngırık’ı çoktan unuttuk… Ne adı bizlere bir şeyler söyleyiveriyor, ne de fotoğrafını bir şeylere benzetebiliyoruz. Oysa onlar susuzluğumuz vahaları idi. Kendi gitti, adı durak adlarında yadigâr kalan sarnıçları 85’lik pamuk ninelerle ak sakallı dedeler hele bir anlatmayagörsünler. “Bir varmış”lı tekerlemeler bile onların güzelliğini yakalayamaz. Zaten onlar masallar gibi hayallere hapsedilmiş de değildir.
Eski Meram yolunu şöyle bir yarılayıverin, aman hızlı gidip de soluğu Çandır durağında almayın. Onun nöbetçisi gibi canlı bir durak havası veren Sarnıç’ta biraz dinleniniz. Belki trafonun etrafına oturup bir serinletici içebilirsiniz. Solaklar’ın gazozundan kalmadı, ama hiç olmazsa bir Uludağ, bir Ankara içip gönlünüzce genişleyebilirsiniz. Ve sonra sorarsınız: “Hani, sarnıç nerede?”
Eskiden bir “Meramlılık” geleneği vardı, Meramlılar, gerçek bir Meramlı gibi gelip giderlerdi. Onlar hangi yolun at arabasına uygun olduğunu, hangi evin karabaşı daha hırçın havlardı, bilirlerdi. “Meramlı gibi Meramlı” idiler. Sonra bir şeyler değişmeye başladı. Önce yavaştan yavaştan gözlenen bu değişiklik gün geldi, görülemez oldu. Her şey öylesine hızla değişiyordu ki…
Hocam Prof. Dr. Ahmet Hamdi Tanpınar da bu gözlemimizi daha derinden yakalamış ve Meram’a apayrı bir pencereden bakıvermişti. Ve o diyordu ki:
“Meram Bağları’nın tadını alabilmek için ona yerli hayatın içinden gitmek lâzımdır. Konya, tıpkı Mevlevîlik gibi bir nevi initation ister.” Sondaki kelimenin, “Tarikate törenle girme” anlamına geldiğini de hatırlatmak isteriz.
Nerde o eski Meramlılar? Tellâl Pazarı’ndan dükkân komşumuz Hasanâ (Hasan Ağa/Hızlı); ya Çaybaşı’ndan kapı karşı komşumuz Pirilerin Târâ (Tahir Ağa), ya, her kış başka bir evin sefasını süren küçük dayımın kayınbiraderi İsmail Abi!.. Sahi, bir de, ta Meram’dan her yıl boyu, bizim tarihî Hakimiyeti Milliye İlkokuluna gelen Mümtaz Kaymaz vardı…
Biz oralarda daha başkalarının da kaldığını çok sonraları öğrendik. Mevlevî ileri gelenleri hep gedavetin serinliğiyle huzur bulurlarmış, şairler ilham almak için Meram’ın tozuna bile selâm verirlermiş. Ya hovardalar, demeyeceğim; hepsi, hepsi Meram’ın güzelliğinden nâsibini almış mutlu insanlarmış… Âşık Şem’î boşuna mı demiş,

Yaz olunca var Merâm üzre sefâsı Konya’nın

Velhasıl Yıldız Köşkü’nde, Cimcimeler’in Köşkü’nde, Köyceğiz Köşkü’nde, Meram Köşk’ünde ve daha nicelerinde yaz olunca Konya’nın sefası sürülürdü. Birer alçakgönüllülük anıtı olan o, iki oda bir mabeyn tanımıyla şekillenen evlerin sessizliği, kim bilir kaç yüzyılın vefasını taşırdı. Ve onlar bu vefayı biraz da unutulmanın burukluğuyla hâlâ taşımaktadır.
Meram; biraz Dere, biraz da Köyceğiz, Dutlu değil miydi? Dere’de vadiyi, Köyceğiz’de tepeyi, Dutlu’da yamacı tanımamış mıydık? Hepsinin koynunda kim bilir ne güzel hatırlar uyumaktadır.
Dere, galiba Meram’la ortak bir coğrafyaya sahip: Kızlar Kayası. Her anlatanın ayrı bir güzellikle dile getirdiği efsanesi acaba kaç genç kızın gözyaşlarına mal olmuştur dersiniz. Karşıdan, Meram-Dere yolundan bakılınca sizleri nice hayallere daldıran bu kayalar yanlarına varıp da elinizi dokunduğunuzda hayatın acı gerçeklerini fısıldar gibidir. Ünlü şairimiz Arif Nihat Asya da, bize âdeta bir şeyler fısıldarcasına, bakınız neler söylüyor:

KIZLAR KAYASI

“Kızlar Kayası” denen yerde göreceklerin
Kızların -olsa olsa- kayadan heykelleri.
Kendileriyse, akşam, Meram’ı dolaşırlar,
Kollardadır belleri.
…..
Elveda Meram, elveda… Seni tarihimizin sessiz güzelleriyle kırk pare bohçalara kundaklarcasına sarıyor, sarmalıyor, bir yerlere emanet ediyorum. Çünkü, ben seni özlediğimde o bohçayı açıp içinde seni bulmaya çalışacağım, seni… Eğer kuş olup, bir yerlere gitmemişsen…
Hoşça kal Meram…

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: