Gönderen: meram | Ekim 29, 2010

Türbeönü’nde Evi, Meram’da Bağı Olmak

Meram'da Kış. 11.09.2009.

Fahri ÖZPARLAK

(İnşaat Yüksek Mühendisi)

Türbeönü has Konya evlerini bağrında toplayan bir semtimiz. Bir zamanlar orada ev sahibi olmanın ayrıcalık sayıldığı “Türbeönü’nde evi, Meram’da bağı, attan inmez, üstü kirlenmez” tekerlemesinin boşuna söylenmediği yer.

Mevleviler ile birlikte zenginler ve eşraf “Türbe Önü”nde ev sahibi olabilmek için adeta yarışırlardı.

1880 tarihli, düz yazının çeşitli örneklerini toplayan ve Konyalı bir molla tarafından kaleme alınan yazma bir kitapta, “inşa defteri’nde Türbeönü civarındaki oturma birimleri sayılırken Civar mahallede 127 eşik, Durak Fakı mahallesinde 86 eşik, Sarıhasan mahallesinde 110 eşik, Piripaşa mahallesinde 142 eşik, Dedemoğlu mahallesinde 79 eşik, Zincirli de 244 ve Dolap mahallesinde 243 eşik bulunduğu belirtiliyor. Burada eşikten maksat ev veya hanedir. Bu tarihi belgeden anlaşılıyor ki Türbeönü ve civarı yüz sene önce yoğun bir nüfusa sahip bulunuyor.

Türbeönü bugünkü gibi bir meydan olma özelliğinin dışında kent dokusunun bütün gereksinimlerini içinde toplayan türlü sosyo-ekonomik yapı birimlerinden oluşuyordu. Medresesi, okulu, imareti, kadınlar ve buğday pazarı, muvakkithanesi, kahvesi, fırınları, sikkeci dükkânları gibi…

Türbe önünü bir merkez sayarak cadde ve sokaklar güneş ışınları gibi bu merkezden uzanıyordu. Evler ise bu cadde ve sokaklarda iki taraflı olarak, birer tespih tanesi gibi sıralanmış idi. Kerpiçten yapılmış bu evler genellikle iki katlı, düz damlı, saçakları ve çelenleri, kamış ve ot tuğlasından örülmüş, çıkartmalı iki odalı bir mabeyin veya sofalı konak tipi binalardı. Bazılarının önünde Hayat’ı ve arkasında büyükçe bir bahçesi bulunuyordu. Ancak merkezde hayat yer azlığı nedeniyle terk edilmiş, fakat merkezden uzaklaştıkça bu özellik yeniden korunmuştur.

Genelde toprak evlerin yapımı geleneksel olarak geçmişten günümüze kadar süre-gelmiştir. Bu gelenek Anadolu’nun taş ve ağaç yönünden belki yoksul olmasından, belki de iklim koşulları nedeniyle toprak evlerinin kışın sıcak, yazın serin olmasından kaynaklanmış ve bir tercih sebebi olmuştur.

Türbeönü’nün bazı görkemli konaklarının alınlıklarında nazardan ve isabet-i ayından (göz değmesi) korunabilmek için “maşallah” ve mavi rengin hakim olduğu porselen veya çinko tabaklar takılmıştır. Ancak söz konusu konaklar her ne kadar nazar ve göz isabetinden korunmuş iseler ele zamanla fiziki tesirlerden kendilerini koruyamamış bir peynir şekeri gibi eriyerek kaderlerine terk edilmiştir.

Toprak evlerin dış görünümleri ne kadar sade ve gösterişten uzak ise iç mekanlar o denli süslü ve kullanışa elverişli, pratik ve rahattır. Evlerin iç kısımlarının süslenmesinde ağaç önemli derecede rol oynamıştır. Ağaç işçiliği öyle uzun boylu emek isteyen bir şekilde değil de daha ziyade basit ve aplikasyon tekniğiyle yapılmış ama gene de göze hoş gelen bir özellik kazanmıştır.

Türbeönü evlerinde iç duvarlar daima kara sıva ile sıvanmıştır. Kireç ve kum kullanılmamıştır. Ancak kireç kapatma aracı olarak kullanıldığından, samanlı sıva üzerinde yapılan badana ile samanlar kapatılmaya çalışılmıştır.

Tavanlar genel olarak ardıç ve katran kirişler üzerine atılan kamış ve kamıştan yapılmış hasırlar ile kapatılmıştır. Merdiven başlarında şahnişin yapılarak, bunlar üzerinde kullanılmaya uygun alanlar sağlanmıştır.

Odaların duvarlarında uyarlanan ahşap ağzı açıklar ile çiçeklik ve testilikler odalara ayrı birer donatım güzellikleri sağlamıştır. Bu donatımlar hiçbir zaman yağlı boya ile boyanmamış, ağacın doğal rengiyle bırakılmıştır.

Türbeönü evlerinde sürekli sadelik egemen olmuş, hiç bir zaman fazla eşya ortalıkta bırakılmamıştır. Konya’da Garsambalık olarak isimlendirilen faydasız eşya daima gözden ırak tutulmuş, gerek duvarların gerekse oturma mekânlarının sadeliği sağlanmıştır. Odaların ve salonların çıkartmalarında pencere düzeyinin aşağısında yapılan sedirler üzerine döşenen halı, yastık ve minderler, ev sahiplerinin özellikle yaşlıların oturarak günlerini geçirdikleri birer mekan olarak yapılmıştır.

Konya’nın eski Kerpiç Evleri

Uzun kış gecelerinde divan mangallarının önünde bu odalarda musiki âlemleri, sıra oturmaları yapılarak konakların tekdüze hayatına ayrı bir çeşni katılmıştır,

Türbeönü evlerinde yazlık ve kışlık oda ayrımı yapılarak iklim koşulları nedeni ile yaz ve kış mevsimlerinde ayrı ayrı odalarda oturulduğu gibi bu evlerde yatak odası, misafir odası ayrımı da yapılmamış, akşamlan serilen yer yatakları, sabahları yük dolaplarına kaldırılarak üzerleri bir yük örtüsü ile kapatılmıştır. Yük dolaplarının diğer bir kullanım şekli de buraların birer yıkanma yeri olmasıdır. İçleri çinko ile kaplı ve kullanılmış su bir savacak boru ile dışarı atılmaktadır.

Yabancı misafirlerin ağırlanması için ayrıca konakların bahçelerinde konaktan ayrı olarak bir veya iki odalı, kahve ocaklı, gerekirse ahırlı, hariciyelerin de ayrı bir ünite olarak yapıldığını görüyoruz. Yabancı misafirler buralarda günübirlik veya yatılı olarak ağırlanıyordu.

Yukarıdan beri özelliklerini anlatmaya çalıştığımız Türbeönü evleri aslında Konya evleriyle özdeşleşmiştir. Aynı özellikler diğer Konya evleri için de söz konusudur.

Bugün için bu evler kaderlerine terk edilmiş, tabiatın acımasız tahribatıyla her gün biraz daha yok olmaya mahkûm edilmiştir. Öyle rutin politikalar ile bunların kurtarılması olasılığı yoktur. Sayıları çok azalmıştır, gelecekte daha da azalacaktır. Bu evlere Konya halkının kendisinin sahip çıkması gerekmektedir.

Yoksa yazık olacak Konya evlerine!

Dedemin evinde doğduğum 55-60 yıl öncesine göre büyük değişikliğe uğrayan Türbeönü, Konya’mızın en eski ve ticarî yönden en canlı mahallelerinin başında gelirdi.

Sultan Selim Camii ile şimdi otopark olarak kullanılan (bodrumu) ve üzerindeki Mevlâna Çarşısı’nın önündeki havuzun batı kısmı arası etrafı dükkanlarla çevrili geniş bir meydan hâlindeydi. Şimdi Yusufağa Kitaplığı’nın bitişiğinde namaz vakitlerini tayin eden saatlerin bulunduğu bina (Muvakkithane) yer alıyordu. Yusufağa Kitaplığının köşesinde olan şadırvan da meydanın ortasındaydı. Tekke Mahallesine şimdiki gibi Pirî Mehmet Paşa Çarşısı’nın yanından girilirdi. Meydandan Kadınlar Pazarı’na, Lârende’y eve Türbe Caddesi’ne gidilirdi.

Aynı zamanda Köprübaşı, Dolav, Topraklık ve Tekke Mahallesi’ne bu meydandan geçilirdi. Bir de Balıkçılar Oteli’nin yanında Türbe Hamamı vardı. Karamanoğulları devrinde Emir İshakoğlu Salman Ağa’nın yaptırdığı hamamın bitişiğinde Kürkçüler Hanı vardı. 1955’te meydanı genişletmek için yıkılmıştır. Sokağın sağ köşesinde Bahri Gövez’in fırını, bitişiğinde berber İsmail Kara, Nebi Çintaş Dayı’nın kahvesi, terzi Hikmet Fil, Türbe Hamamı Girişi Mehmet ve Mustafa Nişancı kardeşlerin işlettiği kahvehane, bisiklet tamircisi Avcı’nın Mevlüt Ağa ve Yusufağa Kitaplığı’nın bitişiğindeki namaz vakitlerini tayin eden saatlerin bulunduğu bina yer alıyordu.

Meydan’dan Kadınlar Pazarı’na giderken yün-yapağı ticareti yapan Lord Teyfik’in oğlu Süleyman, sağ köşede Meyhaneci Mevlüt’ün tütün, sigara, içki dükkanı yanında Havuzlu Kahve, Sarraf Şeref Nalçacıgil’in babası Ali Efendi’nin bakkal dükkânı, berber Osman Kara, kunduracı Esat Aksebilgin’in babasının kunduracı dükkânı, bakırcı Kara İsmail’in şekerci dükkânı bulunuyordu.

Nebi Dayı’nın kahvesinde Ramazan geceleri tombala çekilirdi. Sultanselim Camii’nin iki minaresi arasına mahya kurulurdu. Balıkçılar Oteli’nin yerinde tüccar Hasan Balıkçı’ların vefatından sonra düğün salonu olarak işletilen, altında da bisiklet tamircisi Mecit Akay’ın dükkanı, Yeşil türbe ekmek fırın ve birkaç dükkân daha vardı. Mecit Akay’dan 1 saati 25 kuruşa bisiklet kiralardık.

Sultan Selim Camii’nin kuzey cephesinde Mevlâna Dergahı’na bitişik (doğudan) 13 derslikli tek katlı Dumlupınar İlkokulu vardı. Eski İsmi İnönü İlkokulu’ydu. Sonradan Dumlupınar konuldu. Şimdi yerinde havuzlar ve fıskiyeler vardır. Her gezişimde Mevlâna Müzesi Müdürü merhum Mehmet Önder’i görürdüm, selâmlaşır, konuşurduk.

Meydana çıkan yollardan biri olan Dalav’a giden Aslanlı Kışla Caddesi gidiş-dönüş olan tek yoldu. 50’li yıllarda yol genişletme çalışmalarıyla (gidiş-dönüş olarak) Üçler Mezarlığı’nın Balıkçılar Oteli karşı köşesindeki tifüshane yıkıldı. O yıllarda bit salgını çoktu. Bit bulunan evlerde tifüs hastalığından korunmak için bütün ev eşyaları tifüshanede oklavlardan geçirilirdi. Yol genişletme çalışmalarında 350 cenazenin (gravür resimlerinde görüldüğü gibi) kefenleme ve taşınma çalışmalarına katkım olmuştur. Bizim evler Mevlâna Dergâhının (doğu cephesinde) civarı olduğu için mahallemizin adı; Civar Mahallesi idi.

Bütün evlerin damları kara örtü idi. Yalnız bitişiğimizdeki Tamtam sokağının kuzey çıkmazında rahmetli Hacı Osman Koçbeker Hocam’ın evi çatılı idi. 1000 m2 civarındaki bitişik nizam komşu evleri toprak damlı olduğundan (üzerlerinde akmaya karşı çorak toprağı sıkıştırmak için) dam yuvarlağı bulunurdu. Bütün evlere damlarından birbirine geçilir, arka sokağa kadar çocuklar damların üzerinde oynarlardı.

Tamtam sokağı komşularımız: Köşemizde Hacı Hatice Nine’nin evi (106 yaşında öldü) (Ben aşevinden yemek getirir nineye her gün verirdim. Arada bizim evde de pişer götürürdüm). İlerisinde Saraç Lütfi amcanın evi (105 yaşında öldü). Bitişiğinde Zivecikli Mehmet amcanın evi (kenarında Ahmet Eflâki’nin mezarı vardı). En dipte Osman Koçbeker Hocamın 8 odalı, bahçeli ve çatılı 2 katlı evi. Bu arada şunu da anlatmadan geçemeyeceğim:

Biz 4m genişliğinde (5-6 arkadaş) Tamtam sokağında çelik-çomak oynarkan Osman Hocam bir sap arabasının üzerinde (saman yığınının üzerinde) çelik çomaktan atlarının ürktüğünü görünce “çüş beygir” diye bağırarak arabadan kamçısıyla tombul vaziyette indi. “Kim atlarımı ürküttü” deyip sap arabasından inmesiyle Ali isminde bir arkadaşımızın kaçtığını görünce peşine düştü. Fakat arkadaşımız çok hızlı koştuğundan yetişemeyip, hocam ter içinde atların yanına gelince öfkesinin geçtiğini anladık. Bu arada arkadaşımız Dumlupınar İlkokulu’nun yanındaki 2m x 3m yekpare taş havuzun içine saklandığını anlattı. Bir de Türbe Önünde oturan daylak dedemiz vardı. Kendi halinde bir dedeydi. Bizlerin bilya ve aşık oynamamıza kızardı. (Daylak devenin yavrusu. Uzun boylu olduğu için dede de uzun boyludur). Bir gün dede biz oyun oynarken yanımıza geldi “Oynamayın çocuklar” deyince Halil isminde bir arkadaşımız “Develer daylaki Kız kolunda oynak; türküsünü mırıldanmaya başlar başlamaz dede abdestliğini (pardesüsünü) çıkartıp Halil’i mahallede kovaladı.

Aslanlı Kışla yolu üzerinde komşularımız ise postacı Ertuğrul, Ağazade İsa Efendi, Avukat İhsan Ceylân ve Seğmenoğlu Hacı Mehmet (Derviş Seğmenoğlu’nun babası) (Dedeler yarışına giren, koşan Derviş Ağabey, şimdi 82 yaşında Antalya’da kızının evinde).

Her evde ahır, samanlık ve ekmek pişirmek için tandır vardı. İnek ve camız beslenirdi. Sabahları çoban sığır sokağından çimenliğe götürür, akşam oradan getirirdi. Bu arada şunu da belirtmeden geçemeyeceğim: Mevlâna aşığı ve Bektaşi Abdal Haydar (şimdi 114 yaşında sağ) her gün dedemin yani bizim eve gelir, annem Haydar efendi geldi der, Fötr şapkasını çıkarır, dedemin yanında sohbete ve şiirlerine başlardı.

Evimiz 1959’da istimlak edildikten sonra, (Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu’nun medrese arkadaşı dedem Hacı Abdurrahman Hoca’nın evinde doğumundan sonra 18 yıl iki katlı cumbalı, rumbalı damı kara örtü, ahırı, samanlığı olan bu evde geçmiştir). Şimdi Mevlâna Müzesi’nin gül bahçesidir, doğu kısmında Karatay Belediyesi vardır, ilkokulum olan Köprübaşı ilkokulu (şimdiki adıyla Mahmut Şevket Paşa İlkokulu) na kadar Civar Mahallesi uzanmaktadır.

Asmalı Cami ve Saadet Ekmek Fabrikası’nın arkasında Hacı Veyiszade Mustafa Kurucu Hocanın iki katlı kerpiç evi bulunuyordu, dedemin evine Cuma günleri ziyarete gelirken bütün mahalle çocukları yolunu bekler, önce Hocaefendi bize selâm verirdi. Arkasından sahtekârlar (arabanın sağ tekerleri, haydin yan kayışları kopardınız) der, bizi selâmlardı. Önce babam Tahir Özparlak’ın müezzinlik yaptığı (41 yıl) Pirî Mehmet Paşa Camiinde, sonra Aziziye Camiinde bizleri sabah namazından sonra işrak namazına kadar salmaz, vaazda bulunur ve işrak namazından sonra bırakırdı.

Şimdi Üçler Mezarlığı’nda talik hatla yazılmış mezartaşı kitabesini burada belirtmeden geçemeyeceğim:

“Derûni bir visal aşkiyle gel, zâir bu dergâha

Büyük arif, bu yerden nur olup yükseldi Allah’a

O lâhûti güneş artık, ufuklardan gurûb etti

Vefasız masivâlardan, nihayet el çekip gitti!

Garip, öksüz kalan iklim, değildir sâde bir Konya

Bu eşsiz matemin hüznü ile yanmış bütün dünya

İbadethaneler, mihrâb ve minberler yetim oldu,

Kan ağlar hep bükük boynuyla rengârenk açan güller,
Nem muhrik besteler irşâd eder kabrinde bülbüller

Ölümsüz yâdı bakıydir yaşar her an gönüllerde

Mübarek tatlı siması, gülümser sanki her yerde

Gönüller fetheden, ulvî, mücahit burada medfundur,

İlâhi bin tecellinin, temâsasıyla memnundur.

Likâullâhe ermiş, lütfü Rabbani: (Veyis Zade)

Bütün envâra müstağrak, kesafetlerden azade!”

Yiğeni Ali Ulvî Kurucu

Dedem, Hacı Abdurrahman Kavun (1875-1959)

Hacı Abdurrahman Hoca Eîendi’nîn yetişmesinde büyük önemi olan hem öğrenci, hem de müderris olarak bulunduğu Islah-ı Medarisi İslâmiye Medresesi’dir. Hacı Abdurrahman Hoca Efendi bu medresede kıymetli hocaların elinde yetişmiştir.

Islah-ı Medaris’te, Arapça, sarf ve mahivi; Arapça konuşma gibi çeşitli dersler almış ve vermiştir. Medrese’nin 1917 yılında kapatılması üzerine Daru’ul Hilâfe Medresesi’nde de hocalığa devam etmiş, medreselerin kapatılması üzerine Sedirler camii (Yanık Cami’de) hocalığa başlamış (îmam-hatip) ondan sonra köyü olan Tömek Nahiyesi’ne bağlı Acıdört Köyü camiinde imam ve hocalığa ve başka camilerde imam hatip olarak vazifelerine devam etmiştir.

Aynı Medreselerde yetişmiş arkadaştan Hacıveyiszâde Mustafa Kurucu Efendi ve Akşehirli Ahmet Efendi Hoca (Cuma Hutbelerinde devamlı “Akıllının oğlu aklında develer yayılsın” derdi). Cuma günleri bir araya gelirler benim doğup büyüdüğüm (18 yıl, Türbe önündeki, Tamtam Sokağı (4 m.) karşı köşede, Aslanlı Kışla Caddesi üzerinde iki katlı, sofa, mabeyin, izbe, ahır ve samanlığı olan toprak damlı bağdadî Osmanlı stili evde toplanırlar dinî mevzularda görüşmeler yaparlardı. (Osman Koçbeker Hocaefendi’nin (Ahmet Eflâki’nin medfun bulunduğu yerin ilerisinde 150 m. mesafedeki bizim ev). Bir Cuma günü ben pencere kenarında ders çalışırken Hacı Veyis Zade Mustafa Kurucu Efendi’nin (Allah içini Nur’la doldursun, ilmini arttırsın duasına mazhar oldun, nur içinde yatsın). Benim şu şiirimi terennüme vesile oldu.

Yandım kül oldum aşk meydanında

Kokan gül oldun aşk meydanında

Gül idim soldun nur ile doldum

Bilmezem noldum aşk meydanında

Aşk-ı Hak geldi benliğim aldı

Bir adım kaldı aşk meydanında

Ağlarım gözüm gözlerim silmem

Ne olduğum bitmen aşk meydanında

Fahri’de hayran aşk ile güzan

Olmuştur giryan aşk meydanında

Netice: Anadolu’muzda olduğu gibi Konya’mızın topraklan atanda medfun bulunduğu mübarek zâtlar, nesiller boyunca, İslâm’ın gösterdiği hikmet ve hakikat yollarını açmışlar, müminlerin ruhlarına Allah korkusu, Allah âşkı, Peygamber sevgisi ve vatan muhabbeti, uyandıracak şekilde, kendileri de Hakk ve hakikat yolunda nefislerini bu fani dünyanın zevklerinden mahrum etmişlerdir (Sonsuz .Allah’ım hepimize nasip etsin).

Onların hayatlarında ikâmet ettiği yerler birer fazilet, nezaket yerleri idi. Şimdi muzdarip ruhların şifa ve şefaat niyazında bulunduktan birer ziyâretgâhtir. Burada eller Allah’u Tealaya açılır, kalbler (kulüp) sükûn bulur. Üstün tevazularından kendilerini asla hizmet ettiklerinden üstün tutmazlardı. Yolumuzu aydınlatan ışığınız bol olsun. Türbeönü’nün bugün sadece adı yadigâr kaldı. Genç nesil ise Türbeönünü ancak eski resimlerine bakarak ve yeni halini görerek hayal etmeye çalışacak.

Yaşadığımız ve tarihi devirleri sinesinde taşıyan Konya’nın yanıbaşındaki cennet Meram’a ulaşabilmek için değişik dönemlerde üç tane yol kullanılmıştır.

Yollardan biri ve en eskisi olan “Kadim Yol”: Şehir merkezinden başlayarak Dış Kale’nin (Selçuklular dönemindeki Konya Dış Kalesi) Çeşme Kapısı’ndan çıkarak (Bugünkü Şato Form’un olduğu yerden) Şeyh Evi’nin (Sadrettiıı Konevi’nin) önünden geçerek İstasyon içinden, Havzan’dan, Ateşbaz Veli Türbesi önünden geçerek Meram’a ulaşan ve Dere Boğazı’ndan geçerek Beyşehir Şusası’na (Şose) kavuşan yoldur. Bu tarihi yol uzun zamandır işlevini yitirmiş ve askeri bölge içinde kalmış, Selçuklu’dan Osmanlı’ya intikal eden yoldur.

Yaylı araba

Bugün eski yol dediğimiz ikinci yol ise; toprak ve kenarlarında iki geçeli (taraflı) yabani iğde ağaçlarının sıralandığı yoldur. Konya – Meram arasında hizmet gören bu yol Meram’da yaz kış oturan veya yazlan oturan kimseleri Meram’a ulaştırmıştır. Zenginler veya eşraf, atlı körükler veya Bursa işi denilen kapalı yaylılar ile seyahat ederlerdi. Bir ulaşım aracı olmayan kalender sakinler, ya hayvan sırtında veya yayan yapıldak bu yolda gider gelirlerdi. ASLAN ALİ isminde, kışın da Meram’da oturan şişman bir Meramlı, bugün Aslan Ali Mezarlığı denilen yerde tipiye tutulmuş ve olduğu yere yıkılmış. Yakınları nefesinin tükendiği yere onu gömmüşler. Daha sonraları burası mezar yeri olarak kabul edilerek Aslan Ali Mezarlığı adını almıştır.

Bahçıvanlar ise Tatar arabası dediğimiz arabalar ile elde ettikleri ürünleri şehre taşırlardı. Yol üzerinde birkaç sarnıç ve Meram Irmağı’nın taksim edildiği Müftü Gediği bulunuyordu.

Üçüncü yolumuz: Bugün Yeni Yol diye anılan, 1938’de Vali Cemal Bardakçı tarafından açılan şose yoldur. Sonraları bu şose asfaltlanmış ve birçok tadilata uğramıştır. Bu yol modern Meram’ın yaratılmasında önemli rol oynamıştır. İlk yolcu otobüsü bu yol üzerinde “Seyrüsefer” yapmıştır. Aşağıdaki şiirden anladığımıza göre bu otobüsün sahibi Ahat’ın Recep, şoförü de Hasan’dır. Daha sonraları bu hizmeti Konya Belediyesi üzerine almış, şehir ile Meram arasında otobüs seferleri ihdas etmiştir.

17.09.1938 tarihli Yeni Ses gazetesinden aldığımız, Konya’nın son devirlerde yetiştirdiği Aşık Mehmet Yakıcı’nın yazmış olduğu aşağıdaki şiir, Meram’a ilk otobüs seferlerinin başlamasını konu edinmektedir.

“Aşık Mehmet Meram için bir methiye yazmıştır. Meram Methiyesi dediği bu destanı:

MERAM METHİYESİ

Şu Eylül ayının bir pazar günü

Bindim domofiline ben Meram’ın

Her yerde söylenir Meram’ın ünü

Çok süratli domofili Meram’ın

Şoför Hasan manevrayı çevirir

Başkaları düz yollarda devirir

Kimisi de boşa duman savurur

Ne rahattır domofili Meram’ın.

Mevkilere pamuk gibi oturur

Hem giderken sallanmadan götürür

Başkaları seni toza batırır

Çok rahattır domofili Meram’ın

Meram dedikleri bir dağ arası

Görenlerin iyi olur yarası

On guruştur domofilin parası

Hem aylaktır domofili Meram’ın

Hoş olur Meram’ın abu havası

Ahet Recep domofilin ağası

Binenlerin yeter ona duası

Hiç sallamaz domofili Meram’ın

Binenler arttırmaz gam ile keder

Hepsinden yüksek süratle gider

Meram levhasına hem dikkat eder

Domofilde levhası var Meram’ın

Meram dedikleri ufacık şehir

Ortasından akar bir küçük nehir

Mil kim olup ora göç etsem eğer

Güzeldir havası milyonlar değer.

Hoşluğunu seyret orda akşamın

Ben dadına doyamadım Meram’ın.

Otuz sene oldu ben de görmedim

Gidip böyle muradıma ermedim

Hiç ömrümde hamamına girmedim

Ne güzeldir hem hamamı Meram’ın

Tırmanıp hem çıkarım dağına

Seyrederim ben sol ve sağına

Bülbül konar bahçesine bağına

Bağlarında kuşlar öter Meram’ın.

Yaz günleri geçer sefalı aylar

Gezmeye gelirler bayanlar baylar

Yelesi kuyruğu kırkılmış taylar

Yayılır kırında güzel Meram’ın.

Toplanır gelirler bura güzeller

Kolkola takılıp durmaz gezerler

Oturup çayıra sofra düzerler

Ne hoş olur bilin zevki Meram’ın.

Çelebi Meram’ın döndü aşkına

Hem de bir gün değil sürer beş günde

Baykuşlar öterler şimdi köşkünde

Çok beyleri geldi geçti Meram’ın.

Bahçıvanlar durmaz şafakta kalkar

Çayına baktım ben de devrilir akar

Aşık Mehmet durmuş zevkine bakar

Doyamadım ben dadına Meram’ın.

Aşık Mehmet

Bu arada şunu da belirteyim ki; Dilinden hikmetler fışkıran ve nadide inciler saçan bir mânâ menbaı ve bana sanat aşkını veren öz ve söz vadisinde büyük bir tecelliye mazhar olan Hazreti Mevlânâ’nın, bütün hak dostlarının gönül alemlerine tercüman olarak telif ettiği ölümsüz eseri olan İLÂHÎ sırlardan bahseden, yüce kudret akışlarını anlatan şu yuvarlak gök kubbede parıl parıl parlayan yıldızları, güneşi ve dolayısıyla bütün kainatı ve incelikleri hakimane bir üslupla bizlere aktaran Mesnevi’den bilhassa nasiplendik. Hazreti Mevlânâ’nın “Mesnevi hakikate ulaşmak ve Allah’ın sırlarına agah olmak isteyenler için bir yoldur. Mesnevi temizlenmiş kişiler için gönüllere şifadır. Hüzünleri giderir, Kuranı Kerim’i anlamaya yardım eder, huyları güzelleştirir.”

Mevlana Hazretlerinin Dutluk’una (mesire yeri, Mevlana Hazretleri devamlı gelirdi) komşu; Meram’daki iki katlı evimde otururken sanata ve Konya’ya hizmet aşkıyla yanıp tutuştum. Mesleğe ilk başladığım yıllarda Konya DSİ 4. Bölge Müdürlüğü’nde Barajlar Baş Mühendisi olarak Konya baraj ve sulama işleri, Askerlikten sonra YSE 7. Bölge İçme Suları Şefi olarak Konya vilayetinin susuz ve elektriksiz köy ve beldelerine ulaşabildiğim için kendimde büyük bir coşku, huzur ve mutluluk duydum. 60’lı yıllarda Konya imar plânının yapımında öncülük ve Selçuk Üniversitesi’nin kurulması aşamasında müteşebbis heyet başkanlığı yaptım. Selçuk Üniversitesi’nin yer tespiti ve istimlak edilecek arsaların belirlenmesinde vilayet bilirkişi heyetinde teknik bilirkişi olarak vazife aldım. Amerika’da John Tracy Clinic’le devamlı temas ederek, işitme engelli çocukların (0-3 yaş arası eğitimle konuşur hale geleceğini varsayımıyla, (nitekim konuşur hale gelmişlerdir) anaokulunun açılmasına önayak oldum ve içinin tefrişi, malzemesi vs.’ni karşıladım.

Şimdi de 50 senelik yazarlık ve gazetecilik hayatımda, Peygamber (sav) efendimize olan sevgiyi anlatmanın mümkün olmadığının idrakinde olarak, “karınca kararınca” deyip yola çıktığımı O’nun şefaatine nail olma arzusu ile 1400 yıl önceden bizlere gülümseyerek Peygamber sevgisinin her şeye nasıl tercih edildiğinin bazı örneklerini sunan Efendimizin güzide ashabının hayatlarından, tarihten günümüze gelinceye kadar her kesimden insanın O’nun sevgisiyle nasıl dolduklarının, Efendimize duyduğu hasretten ciğerinin kebap olduğunu, gönlünün tutuştuğunu ve yandığını söyleyenlerin ibretlik hatıralarını yâd etmek için 10 cilt, Türk-İslam sanatı ve envanterini Efendimizi tüm insanlığa anlatmak için hazırlamaya çalışıyorum.

Ve bu Meram’daki evimde doğumumdaki Türbeönü’nde olduğu gibi Meram’daki evimin de Hz. Mevlana’nın ziyaretine devamlı geldiği Dutlu Bahçesi’ne komşu olmam dolayısıyla burada da Mesnevi’den nasiplenerek Konya’ya yukarıdaki hizmetlerimi yapmamdan dolayı büyük bir mutluluk ve yaşam sevinci içindeyim.

Kaynakça:

-T.C. Konya Valiliği Kültür Müdürlüğü Yayın no: 16 Odaşaı, A. Sefa, Altunarı Ofset 2001, Konya.

-Merhaba Gazetesi, Akademik Sayfalar, Cilt 6, Sayı: 30, 11 Ekim 2006, BÜLBÜL Nail, KONYA

Kaynak:http://www.kto.org.tr/tr/dergi/dergiyazioku.asp?yno=948&ano=70

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: