Gönderen: meram | Ağustos 8, 2015

Dedem ve Hayat

Mehmet Ali (azgün) Dedem, 1894-1985

Mehmet Ali (Azgün) Dedem  1894-1985

Mahalle mektebi Dergisi/Haziran-Temmuz, 24. Sayıda yayımlanmıştır.

Odaya girdiğimde uyuyordu. Uyandırmaya kıyamadım. Yatağının yanına iliştim usulca. Pencerenin önündeki iki ayaklı eski metal saatin tik takları odanın sadece sessizliğini bozmuyor, bana her daim korkunç gelen garip bir uğultuya dönüşüyordu. Bu odadan yıllar sonra hatırladığım iki şey vardır. Biri, hasta yatağında ölü gibi uyuyan bu adamın naif tavırları, diğeri eski masa saatinin duvarlara çarparak korkunç bir yalnızlık hissine dönüşen ve neresinden geldiğini bilmediğim tıkırtısı. Kurmalı masa saatlerini belki de bu sebeple hiç sevmedim.

Sağına dönmüştü ve pencereden sızan ikindi güneşi nur yüzünü aydınlatıyordu. Giderek zayıflayan vücudu hayli kalın yorganın altında kaybolmuş gibiydi. Ufak tefek yapılı, bu naif adam Gazi Dedem’dir.

Demir korumalı pencereden dışarıya baktım. Ekimin son günleri. Kasımpatılar bahçe duvarlarını aşarak güz yelinin tesiriyle sağa sola dönüp duruyorlar. Orta yerinden geçen su arkına köklerini salmış bereketli, boylu poslu kiraz ağacı, odunluğa gitmek için üzerinden geçtiğimiz arkın küçük köprüsü, tavukların, tavşanların kümesleri, duvar önlerine dizilmiş rengârenk sakız çiçekleri, yediveren gülleri, hayat kapısına yakın çeşme, adı yüzünden girmeye cesaret edemediğim karanlık odanın önündeki ahşap sedir, yazları gökyüzünü göstermeyen kocaman asma, iplere dizilmiş kurutmalıkların, turşu, pekmez ve ne hikmetse erişte bile saklanan sırtları cilalı küplerin, un çuvallarının, türlü öteberinin konduğu aşana/kilerden ibaret Sille taşıyla döşeli hayat’ın cüzleri hepsi.

Biraz sonra uyandı. Soluna dönünce beni gördü. “Allahh cennete dedim de kalkamadım” dedi. Lafzın son harfini uzatır, hançeresinden boğuk, ayazda kalan birinin avuç içine hohlamasına benzeyen bir “h” sesi çıkarırdı. Yatıyor ya da oturuyorsa, doğrulurken hep böyle derdi. Zorlanırdı biraz. “Ooo hoş geldin kuzum” dedi. “Ben gideyim istersen dede” dedim. “Dinlen istersen.” “Yok” dedi “misafir gelmiş ya”. İlkokul günlerimde öğlenciysem sabahları, sabahçıysam öğle sonraları buraya her gün gelen ben, daima misafiri oldum dedemin. Ev ahalisini sordu. “İyi herkes” dedim. Kaba yorganın altından kalktı. “Gömme dolapta kırkpare var” dedi. “Üzerime örtsen.” Kırkpare, işi bitmiş giysi kumaşlarının artıklarından yapılırdı. Kırk parça değil de yirmi mi otuz mu idiler bilmiyorum, bunlar birleştirilir ve genellikle basma bir kumaşa pike niyetine dikilirdi. Dolabı açıp özenle dürülmüş kırkpareyi indirdim. Burnuma kesif bir naftalin kokusu girdi. Mabeyninden merdivenle yukarı çıkılan iki katlı evin her odasında bulunan bu gömme dolapların altları banyodur. Üzerine menteşeli kapaklar konunca yorgan yastık istiflenir üzerine. Bu dolapların bir yanında da içi raflı, kapağı aynalı bir başka dolap daha.

Aynalı dolabın içinde dedemin fi tarihinden kalma el yazmaları, matbu kitapları bulunurdu. Kolağası Ali Cevad’ın Muhtasar Osmanlı Tarihi, Muhammed İzmitî’nin Kara Davud’u, Yazıcızade’nin Muhammediyye’si, el yazması bir Kur’an ile bir fıkıh risalesi, kendi eliyle yazdığı lakin izini bulamadığım Filistin, Kafkas cephesi ve Büyük Taarruz notları ile irili ufaklı başka kitaplar. Askerlik notlarını yazdığı küçük defteri çok iyi hatırlıyorum. Okunaklı rik’a ile elleriyle yazdığı 30 sayfa kadar tutan bu küçük defterin kabını incecik bir hayvan derisinden yaptığını söylemişti. Elimde hayli zaman taşıyıp biri göz koyar diye kimselere göstermediğim defterin fotokopisini çektirmeyi ihmal ettiğime hâlâ üzülürüm. Fotokopi makineleri henüz çıkmıştı. O defter nerelerde kim bilir?

Yerinden kalktı yavaş adımlarla dışarıya çıktı. Abdest alıp geldi. Oturdu. Kırkpareyi yatağında bağdaş kurmuş olan dedemin dizlerine örttüm. Duvar yastığının dibinde duran pek eski ahşap rahleyi önüne koydum. Nerede kaldık dedi. Geçen sene bir yediverenden koparıp sayfalarının arasında kuruttuğum kırmızı gül yaprağının bulunduğu sayfayı açtım. Maide’ye geldik dedim. Kalın, siyah çerçeveli gözlüğünü taktı. Küçücük yüzüne ziyadesiyle yakışan kısa, bembeyaz sakalını sağ eliyle sıvazladı. Heheh diye güldü. Maide sufra demek dedi. “Bugün size dininizi ikmal ettim ayeti var ya dedi. Hah işte o âyet Mekke’de, vedâ haccında, cuma günü, arafa akşamı nâzil oldu. Oku bakalım…”

Bir saat kadar okuttu. Durak yerlerinde nasıl durulacağını, ihfanın, izharın, idgamların nasıl yapılacağını tekrar etti. Okuma bitince yalnızca iki mısraını hatırlayabildiğim ilahiyi mırıldandı: “Dedeler dervişler, hak yoluna durmuşlar/ dedem gelir kamıştan, ibriciği gümüşten…

Biraz sonra, hayat’a çıkalım dedi. Doğrulup ayağa kalktı. Eski ceketini omuzuna attı. Koluna girdim. Mabeyne, oradan da iki basamakla inilen hayat’a çıktık. Mabeyn, alt kattaki dört odanın arasıdır. Hayatsa bir kelimenin başka bir kelimeye asla karşılık gelemeyeceği bir kelimedir ki, şimdilerde unutulup gitmiş bir mekâna karşılık gelir. Hayat’a çıkmak, hayattaki sedirde oturmak, hayattan geçmek, sıcak günlerde serinlemek için hayat’ı sulamak, baharları gün dönümünden güz sonlarına kadar hayatta komşularla hısımlarla hasbihal etmek… Hayat dışarısıdır. Kapalı bir yerden kurtulmaktır. Bahçe başka bir şey, hayat başka bir şey aslında. Bahçe, evin bitişiğinde yahut önünde bile olsa bağımsız bir yer. Uzak bir yer. Oysa hayat’ta insan olur, duvar çelenlerinde gezinen kediler olur. Süt makinesi çalışır. Mevsiminde kayısı yarılır ortasında konu komşuyla. Cümle kapısından giren biri ile burada karşılaşılır. Abam evde mi, nenem evde mi diye sorulur. Hayatlarda üzeri derme çatma bir örtünün altında gömme bir tandır olur. Tandırdan kızarmış mis gibi ekmekler, kakırdaklı yahut peynirli börekler çıkar. Bakkallar ekmek satmaz. Babalar akşamüstleri nadiren çarşı ekmeğiyle dönerler evlerine. Her hayat bir hayattır…

Sedire oturduk. “Hay maşallah” dedi, “ırmağın suyu ne çok, fişnenin kalın kökleri görünmüyor.” Yağmur yağıyor günlerdir dedim, bir bugün yok. Rahmetsiz olmaz dedi. Kuşlar, kurtlar, otlar onunla yaşar. Sustu, daldı gitti.

Dedemle hayli oturduk sedirde. Nenem gelene dek başka hiçbir şey konuşmadık.

M.Ulutürk

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Kategoriler

%d blogcu bunu beğendi: