Gönderen: meram | Şubat 22, 2015

Kilistra’da güzel bir gün

m

İsmail Detseli’den..

Doğup büyüdüğüm köyüm olan Kilistra’nın doğal, tarihi, kültürel önemi gittikçe artıyor.

O kadar güzel bir beldeki burası, havası suyu yöresel organik tarımı ile insan yaşamını adeta büyülüyor.

20 Mayıs Pazar akşama doğru idi. Sevgili dost Zeki Oğuz’dan aldığım telefonda dostları Gazipaşa’dan Gülseren ve eşi Latif Bey’in geldiğini ve Kilistra’yı görmek istediklerini söylediler. İtirazım olup olmadığını sordu. Bunca yolu kat edip Konya’mıza bizlere ulaşan dostların isteği geri çevrilmezdi.

Tanışmadığımız ama dünyayı küçülten iletişim araçları vasıtası ile bizi yazı ve şiirlerimizden takip ederek görmeden dost olduğumuz kardeşlerimi de merak etmiyor değildim. Saat 09.00 sularında Lalebahçe Karakolu karşısında buluştuk. Bayram Kabadayı, Lâtif Kılıç, Zeki Oğuz’la birlikte Yörük kızı Gülseren kızımız, birlikte hasret giderdik.

Yola revan olduk yolun hem düzenli hem de kısa oluşundan Antalya yolunu takiben Erenkaya’ya varmadan sola ayrılıp Kayalı, Komrallı köylerinin içerisinden geçip antik kent Kilistra’ya vasıl olduk.

Son yıllarda değeri oldukça artan ama ne var ki gelenlerin bir türlü sıcaklık ve ilgi görmediği köyümün bu yıl Selçuk Üniversitesi Turizm Otelcilik Meslek Yüksek Okulu’ndan gelen hocaların köylülere verdiği eğitim ve medyada oldukça çok yer alması köyün özelliğini bir kat daha artırmış olduğunu o gün iyice tespit ettim.

Köye vardığımızda bir otobüs dolusu insanın köy meydanında birlerinin gelip ilgi göstermesini beklediğini, ancak kimseyi bulamayınca içlerinden bir hanım kardeşimizin yöre hakkında otobüs içerisinde kısa bilgiler verdiğini gördüm. Aralıklarla yağmakta olan çoban aldatan yağmurun da verdiği tedirginlikle köyde azami yarım saat kalıp bildikleri kadar yerleri gezip gittiler. Üzülmedim değil. Köydeki işlerin bu aylarda ne kadar yoğun olduğunu oralı olmam hasebiyle iyi bilirim, ancak köyde hiç olmazsa gelenleri karşılayıp köy konağında bir çay verecek, aklı erdiği kadar da gezilecek yerleri tarif edecek bir köylünün olmamasını yadırgadım. Her ne kadar ben sizlere yardımcı olayım buralıyım dediysem de artık gideceğiz deyip uzaklaştılar. Benim misafirlerim olduğunu kendileriyle ilgilenemeyeceğimi anlamışlardı sanırım. Turlarla gelenlerin haricinde iş günü olmasına rağmen bireysel olarak araçları ile de çok gelen olduğunu gördüm.

Artık misafirlerimi gezdirmek istiyordum. Çünkü onlar da ya Zeki’den aldıkları bilgi ile ya da okudukları kadarıyla Kilistra’yı biliyorlardı. Köyün kuzey batısındaki arkeolojik kazılarda meydana çıkarılan Şırahaneler, Katrini olarak bilinen ağzı arazi yüzeyinde olan gizli bir yapı ve karşılıklı 8 sütun üzerinde duran kazılmış bir su sarnıcını da gezip köyün tam batısından köye kuş bakışı, o güzel tarihi mimari yapılı taş evleri seyrettik. Buralardaki kat kat mağaraları ve Aziz Paul’ün yaşadığı varsayılan Sümbül İni Kilisesi’ni misafirlerim doya doya seyrediyor tarihi ve doğal güzellikler karşısından adeta kendilerinden geçiyorlar. Ve buraları gelip gördükleri için memnuniyetlerini sevinç çığlıkları ile dile getiriyorlardı.

Hadi onlar gezmenin tadını hazzını biliyordu da 4-5 yaşlarında Gülseren’in oğlu Semih vardı ki sanki bir gezi cambazı idi, ton ton kerata. Bizim göremediğimiz bir merkebe binmek için beni adeta kolumdan çekip “Beni eşşeğe bindir” diye ısrar ediyordu. Onun gönlü kırılır mı bindirip biraz gezdirdim “yüz verirsen deliye” derler ya bu sefer başladı eşeğin ardında dolaşmakta olan acemi sıpaya bindirmemi istedi. “Seni üzerinden atar” deyip sıpadan vazgeçirdik. Bu arada yine aralıklarla bahar yağmuru yokluyor, yöre insanının severek istediği bu rahmet misafirleri tedirgin ediyordu.

Köyün kuzeyinde ve doğusunda bulunan yek pare kayadan oyulmuş Şapel’e ve buralardaki çeşitli mağaraları göstermeye sıra gelmişti. Buraları da gezip dolaşırken yine o baharın güzelliği olan yağmur çiselemeye devam ediyordu. Olsun zaten biz mağaralarda idik üzerimiz çatılı bir evden daha sağlam idi. Aslında benim kılavuzluğumda daha çok gezilecek yerler, görülecek gizli geçitler vardı, ama biz köyün tam doğu tarafından girişi olan Devrek tabiri ile bilinen Kral Yolu’nu geriden gösterip Hatunsaray tarafındaki Listra’yı da görmek için yola koyulduk.

Ama daha yemek yememiştik. Karabağ çeşmesinin başında aracımızı durdurduk. Azıklarımızda zengin bir kır yemeği vardı. Zeki meydan ateşini yaktı, köze patlıcan koydu şişe domates takıp köze koydu. Soğanları küle gömdü biraz da yeşil soğan ve sarımsak, pişmiş yumurta, yeşil kurma zeytin, küflü ve yağlı teneke peynirleri ile yer sofrası hayli zenginleşmişti. Bu arada Bayram Kabadayı da sazı eline aldı,

mor üzümü severler, boyu uzunu a leylim,

imamın küçük kızını sarsam, ne zaman ne zaman, ne zaman

diye Antalya türküsü ile sazı inletiyordu. Gülseren kızımız da internetten bulduğu benim yörük şiirlerimi bana uzatarak saz eşliğinde okumamı ısrarla istiyordu.

Tam sofraya oturduk, yine ahmak ıslatan yağmuru geldi ama bu sofra zevkini o inceden çiseleyen yağmur bozamadı, iştahımızı kaçıramadı. Doğada öyle bir yemek yedik ki doymayı bilemedik, bir bardak su yenilen onca yemeği adeta yok ediyordu.

Bu güzel geziden akşama yakın Kovanağzı’nda Bayram Kabadayı’nın evindeki çaya usulca uzanıverdik. İşte dostlarla böyle bir gün geçirdik. Darısı umanların başına… Bir sonraki gezi kim bilir kime nasip olur. Gazipaşa’daki dostlarımıza Konya’dan kucak dolusu selamlar. Hoşça kalın…

Memleket Gazetesi/4 Aralık 2012

Older Posts »

Kategoriler

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.